Yüce Peygamberimizin İnsanlığa Getirdiği Nimetler

Yüce Peygamberin Temel Mesajları

Yüce Peygamberin Temel Mesajları

Bir yandan İslam dünyasının bugünkü soluk ve puslu manzarası, bir yandan da, İslam düşmanlarının hadiselere çarpık bakmaları, yüce dinimizin ve onun kurucusu; kâinatın en yücesi, Yüce Peygamberimizin bir türlü anlaşılamamasına neden olmuştur.

Hâlbuki Yüce Peygamberimiz, bütün insanları ondört buçuk asır evvel, büyük bir kaostan, tam manası ile bir çıkmaz sokaktan kurtararak, bugünkü uygarlığın meydana gelebilmesine, medeniyetin bugüne kadar intikal edebilmesine fırsat vermiştir. Efendimizin, yüce şahsiyetindeki, mesajlarındaki akıl almaz incelikleri anlayabilmek ve bugün İslam dünyasının kendi kendine kamplaştırdığı ve bir türlü Yüce Peygamberimize benzetemediği Müslümanları daha doğru inançlara götürebilmek için mutlaka efendimizin çok iyi tanınması gerekmektedir.

Bu kitabı kaleme almamızdan murat da, efendimizin yeryüzünde insanlara neler getirdiği ve kendisinin zamanında dünyanın ne olduğunu iyice vurgulamak ve bugün çoğu kez yeni icad ettiğimiz şeylerin bizzat Efendimiz tarafından yeryüzüne getirilmiş nimetler olduğunu göstermek istiyorum.

Yüce Peygamberimiz yeryüzüne teşrif ettiği zaman, yeryüzünde belli sınırlı medeniyetler vardı. Farklı toplumların kendine göre yaşayış tarzları vardı. Fakat bu toplumların ve medeniyetlerin değişmez bir yanı, kadın haklarının tamamen yok olmuş olması, tam bir çıkar kavgası içerisinde, fakirlik, esirlik ve köleliğin zulüm altında kurulmuş doğal müesseseler haline getirilmiş olması ilmin, büyüden farksız bir hadise olarak görülüp yaygınlaştırılmaması hatta ilmin varlığının kökten inkâr edilmesi idi… Bu manzaralar, o zamanın medeniyetleri dediğimiz, Çin’de de böyleydi, Hint’de de böyleydi, Mısır’da da böyleydi, Bizans’ta da böyleydi. Ve o zaman İçin bugünkü uygarlıktan çok uzak düzeyde yaşayan, bu saydığımız toplumların dışındaki toplumlar ise tamamı ile ilkel bir hayat yaşıyorlardı.

Onların, topluca bir medeniyete sahip olmak şöyle dursun, doğru dürüst lisanları bile teşekkül etmemişti. İşte böyle bir çağda, kâinatın en yücesi Fahri Kâinat Efendimiz, yeryüzüne teşrif ederek insanları bu çıkmaz sokaktan kurtardı. Bir başka ifade ile şöyle söylemek lazım: Eğer Fahri Kâinat Efendimiz gelmeseydi ilmin körleştirilmesi, insan hak­larının zalimlere teslim edilmiş olması, kadınların tamamıyla insanlık dışı muamelelerin altında ezilmesi devam edecek, neticede toplumları çözecek medeniyet, uygarlık dediğimiz şey, bugüne gelmek şöyle dursun, belki bir kaç asır daha gecikecekti. Bu manzarayı çok iyi kavramak lazım. Çünkü Hıristiyanlığın Efendimiz’den evvelki beş yüzyıllık, altı yüzyıllık macerasında olayı görmek mümkündür. Çünkü Hıristiyanlık, Roma zulmünden bütün dünyayı, daha özünde de Ortadoğu’yu Roma zulmünden kurtarmak üzere intişar ettiği za­man başlangıçta Roma, çevredeki diğer insanlar ve çıkarcılar özellikle Hıristiyanları yakarak, aslanlara parçalattırarak uzun bir mücadele dönemi geçirdiler. Bir müddet sonra anladılar ki, bu dinin yaygınlaşmasını engellemek mümkün değil. O zaman kabuk değiştirerek, siyasi otoriteler Hıristiyanlığı kabul etti.

Böylece dünün Roma zulmü, Bizansın Hıristiyan devletinin eline geçmiş oldu. Yani, İslamiyet intişar ettiği zaman ortada bir Bizans vardı. Çok yüce bir dinin mensubu olması gereken Hıristiyanlığın ahlakını yeryüzüne yayması lazım gereken bir din vardı. Ama ne yazık ki, Bizans, Roma’dan farksız bir zulmü temsil ediyordu. Bizzat kendi vatandaşlarına, bizzat kendi ırkdaşlarına, bizzat kendi dindarlarına büyük bir zulüm icra ediyordu. Mesela, kadınların İncili okuması yasaktı, kiliseye girmeleri yasaktı. Kendi vatandaşlarının, esirleri köleleri kırbaçlanarak, tam manasıyla bir zulüm devri yürüyordu. Sağda solda dini savunmak isteyen papazlar ya sürgüne gönderiliyordu ya da kendilerini herkesten uzak inzivaya çekerek canlarını kurtarıyorlardı. Manzara bu olunca medeniyeti yürütecek bir fors majör yoktu. Yani, insanlığı birbirine sevdirecek, medeniyeti bir elden diğer ele devredecek hiç bir kuvvet kalmamıştı. Eğer Hıristiyanlık hakikaten gerçeği ile Bizans’ta uygulanmış olsaydı, dünyanın manzarası o zaman da çok değişik olacaktı… Ve İslamiyet geldikten sonra, çok kısa bir zamanda dünya derlenip toparlanıp hakiki medeniyetine belki de bin sene evvel kavuşacaktı.

Ama ne yazık ki, İslamiyet geldiği zaman bütün toplumlar tekrar zulüm çağına dönmüş ve birbirlerini çok adi, yağmacı kavimler halinde amaçsız harplerle imha etmekle meşguldü. İşte bu atmosferi düşündükten sonra İslamiyetin neler getirdiğini göreceğiz.

Yüce mesajı anlayabilmek

Şimdi, Efendimizin yeryüzüne getirdiği nimetleri anlayabilmek için bunları teker teker bütün ayrıntıları ile ve Efendimizin uygulaya tarzıyla ortaya koymak istiyorum. Çünkü İslam dünyası da tıpkı Hiristiyanlarda Bizans Sarayı’nın Hıristiyanlığı mihverinden çıkarak yanlış uygulaması gibi, yazık ki İslamiyetin de, özellikle Emeviler ve Abbasiler devrinde bir türlü gerçek uygulaması meydana konamamış Arap milliyetçiliği, İran milliyetçiliği İslamiyet’ten ve Efendimizin getirdiği nimetlerden pek çoğunu alıp götürmüştür.

Yeni yeni Türk-İslam metafiziği Selçuklulara ve Osmanlılara (Özellikle ilk dönem) geçtikten sonra, ancak islamiyetin insanlığa ve uygarlığa getirdiği prensipler yaygınlaştırılabilmiştir ki, bu yaygınlaştırma sayesinde gerçekler Avrupa’ya intikal etmiş, özellikle de Fatih devrinde Avrupa kendi kendini tazeleyerek, bu gerçeklerden yola çıkarak reformlarını yapmış. İslamiyet’in getirdiği özgürlükleri, ilme değer vermeyi kendisine bir elbise olarak giydiği için bugünkü seviyesine gelebilmiştir.

Bu devre içerisinde de, yine bir taraftan İslam dünyası içindeki tefrikalar bir taraftan dışarıdan kurulmuş düşmanlıklar yavaş yavaş İslam dünyasını yıpratmış ve ondokuzuncu asrın sömürgeliği de buna eklendikten sonra bugünkü İslam dünyasının puslu hali meydana gelmiştir. Onun için, Efendimizin, insanlara getirdiği nimetleri incelerken, bugünkü devletlerin, fikirlerin perdesinin tamamen arkasından, gerçeğe dönük olarak olayları incelemek gerekiyor.

Evvela Efendimizin, insan özgürlüğüne getirdiği, insan eşitliğine getirdiği ilkeleri mütaala edeceğiz.

Uzun yıllar, bilhassa Selçukluların ve Osmanlıların fevkalade laik uygulamaları, yani kendi cemaatleri içerisinde kendi inançlarında olmayan diğer din sahiplerine hatta inançsızlara karşı davranışlarındaki akıl almaz laik ilkeler, tarih boyunca hayretle karşılanmıştır. Yani böylesine bir çağın bundan bin yıl öncesindeki eski bir çağın içerisinde nasıl olurda, bir devlet, bugün bile uygulanması zor olan insanlara hoşgörü, İslamlık sevgisi ve bir arada yaşamak ilkelerini uygulayabilir diye… Ama hiç kimse merak edip de bu gerçeğin asıl temelinin bizzat Yüce Peygamberimiz tarafından değişmez bir şekilde konulduğunu fark etmek istememiştir. Adeta fark etmekten ürkmüştür.

“Asrı Saadet” dediğimiz mutluluk çağı, yani Efendimizin yaşadığı çağda, yeryüzündeki bütün milletler arasında eski bir tarihe, eski bir medeniyete sahip olmakla beraber, en zalim, en çıkarcı vahşeti temsil eden kavim, şüphesiz ki Arap kavmiydi. Zaten, Allah’ın Efendimizi yeryüzünün bu en hırçın mıntıkasında görevlendirmiş olması da Efendimizin başardığı büyük eserin en zor şartlarda dahi uygulanabilirliğini göstermektedir.

İşte Arap Yarımadası’na İslamiyet nuru geldiği zaman, değil, insan eşitliği, kardeşler arasında bile bir eşitliği ortaya koyabilmek, değ il kadın eşitliğini, kadınları kız çocuklarını diri diri gömmek gibi, facialar mevcuttu, Arap Yarımadası’nda. İşte Efendimiz, böyle bir yarımadada ilk defa peygamberliğini ilan ettikten sonra bir ay içerisinde getirdiği mesajların ilki “İnsan Özgürlüğü ve Eşitliği” ilkesiydi. Bu mesajda Efendimiz aynen şöyle söylüyordu:

“İnsan renk, ırk, cins bakımından kesinlikle eşittir. Ve yaşamaları onların Allah tarafından verilmiş haklarıdır, hiç kimse tarafından gasp edilemez.”

Tam bir şok etkisi

Bu Arap toplumuna o zamanki çevresindeki toplumlar da dâhil olmak üzere, bütün insanlığa büyük bir şok etkisi yaptı. Çünkü o günü yaşayan insanlar çarpık yaşam tarzlarını öyle monte etmişlerdi ki, konuşabileceğiniz bir aile, konuşabileceğiniz bir kavim, konuşabileceğiniz bir insan topluluğu yoktu. Toplumun üst düzeyinde temsilci gibi gözüken insanların çoğu evinde köle ve esir çalıştırıyordu. Çoğu, kadınları erkeklerden farklı bir varlık gibi algılayarak adeta onlara “Sıfır değer” vererek bu hayatlarını sürdürüyorlardı. İşte böyle bir topluma “Kadın erkek eşitliğini”, inancı ne olursa olsun, rengi ne olursa olsun “İnsanların eşitliğini” getirdiğiniz zaman gerçekten tam anlamıyla bir şok tesiri yapması normaldi. Zaten İslamiyetin böyle, ilk demir yumruğunu zulmün sırtına vurması neticesidir ki, İslamiyet ilk on iki senesinde yüzelli tane Müslüman’a mahsus kaldı. Yani yüzelli kişiden fazla taraftar bulamadı. Bunun sebebi de bu büyük şoktur. Cemiyetteki insanların, özellikle ortaya çıkıp da konuşan cemiyette etkin rolü olan, aktif rolü olan, insanların hepsi kadının eşitliğine adeta kahkaha ile gülüyorlardı. Esirlerin ve kölelerin kendileri ile eşit olmasına adeta “Uygulanamaz” gözüyle bakıyorlardı.

Bu manzaraya rağmen, Yüce Peygamberimiz, emrini uygulamada getirdiği mesajı uygulamada öylesine sebat etti ki, on iki yıl, yüz elli kişiye mahsus olan dininden en ufak bir taviz vermedi. Burada çok önemli bir hatırlatma yapıyorum, zaman zaman Kureyşliler toplandılar. Efendimize gelerek bu ilkelerden taviz vermesini istediler. Eğer Efendimiz, bilfarz insan eşitliğinden taviz vermiş olsaydı, bilfarz kadın ve erkeklerin eşitliğinden taviz vermiş olsalardı, İslamiyet milyonlarca, yüz-binlerce taraftar bulacaktı. Ama Efendimiz, “Bu ilke insan temel ilkesidir. Benim görevim yeryüzüne bu yüce nimeti getirmektir. Bundan taviz vermem mümkün değildir” dedi. Hatta kendi tanımıyla, kendisine o devrin liderliği, Arapların başına bir devlet başkanı olarak geçmesi teklif edildiği zaman da “Ben hiç bir taviz vermeyeceğim. Bir yanıma güneşi bir yanıma ayı verseniz, bu mücadelemi devam ettireceğim. Bu uğurda icabında canımı da vermeye hazırım, ama ne insan eşitliğinden, ne kadın haklarından, ne de ilmin yaygınlığından ve öğretilmesinden yana olan ilkelerimden kesinlikle vazgeçmem” dedi.

İnsan hakları

Bu açıdan bakarak, Efendimizi ilk defa tanımaya başlarız. Biliyorsunuz, yeryüzünde insan eşitliği, insan hakları ile ilgili pek çok mücadele olmuş. Ve bunu yapmak isteyen, pek çok iyi niyetli insanlar toplumla mücadele etmişler. Bir kısmi ölmüş, bir kısmı bir yere kadar getirebilmiş. Fakat burada dikkat ederseniz, hiç kimse böyle bir toplum zorlamasına dayanarak, on iki sene mukavemet edip, yüzelli kişilik taraftarı ile ilkelerinin arkasında, dimdik kale gibi duramam ıştır. Bu tamamıyla Yüce Peygamberimize has bir güçtür ki, bu güç Allah tarafından “Sen âlemlere rahmetsin, rahmet olarak gönderildin” diye tanımlanmıştır.

Bakınız, o devrin bu çarpık yaşantısı içerisinde, bu kaosun içerisinde bir görüntüyü anlatmak istiyorum. Efendimiz, yine İslamiyeti yaydığının daha yirminci gününde “Kız çocuklarınızı istekleri hilafında evlendirmeyin” diyecektir. “Çünkü onlar da erkek çocuklarınızla eşit haklara sahiptir.” Bu öyle bir fırtına yaratmıştır ki, bugün bile hâlâ İslam geçinen toplumlarda İslamiyetin yirminci gününde verilen bu emri uygulamakta ne kadar kaypaklık vardır hepimiz şahidiz. Çünkü bu öylesine yadırganan bir emirdi ki o devir için, şimdi bile uygulamada zorluk çekiyoruz. Düşününüz ki o zaman, 1450 sene evvel, Efendimizin verdiği mesajda, bir kız çocuğunun “Baba ben bunu istemiyorum evlenmem” deme hakkı, hafife alınacak bir olay değildir. Bu bomba tesiri yaptı. Ve inanız ki, o çağda, bir anda kızların üzerindeki yükün tümü kalktı. Her ne kadar Efendimiz bu emri verdiği zaman İslamların sayısı 20-30 kişiydi ve dolayısıyla emrin bütün bir toplum içerisinde tatbik kabiliyeti yoktu ama o zamanın genç kızları, bunun mutlaka günün birinde tatbik olacağı, kısa bir süre sonra bu emri Muhammediyenin uygulanacağı ümidini yaşattıkları için adeta bayram ettiler.

Nitekim, ikinci emir olarak “Esirlerin ve cariyelerin sahipleri ile eşit hakka sahip oldukları ve hiç bir şekilde kendilerine kendi evlatlarından farklı muamele yapılmayacağı” emri çıktığı zaman da, bütün cariye ve köleler bayram etti. Bunlar da biliyorlardı ki bu emir çıkmasına rağmen, ilk anda İslamiyetin yayılmasında büyük bir barajla, büyük bir karşı güçle karşılaşacaklar dolayısıyla da belki de kendilerine bile sıra gelmeyecekti. Ama bir şeye inanıyorlardı ki artık esirlik ve kölelik olayı bitmiştir. Bunun bayrağını Hazreti Muhammed açmıştır ve bunun karşısında kimse duramayacak, mukavemet edemeyecektir. Bu inançla, Efendimizin bu emirleri verdiği sırada, Yüce Peygamberimizin süt kardeşi olarak bilinen Hazreti Şeyma, kendi kasabasında bir nefis türkü bestelemişti.

Sesi de güzel olduğu için bu türküyü bütün Araplara şarkı şeklinde, türkü şeklinde söyleyerek, adeta ikinci bir müjde mesajı olarak verdi. “Ey esirler, ey köleler, ey kimsesizler, ey fakirler artık kurtuldunuz çünkü Muhammed geldi. O sizi mutlaka kurtaracaktır.” işte bin dört yüz küsur sene önce, Arap Yarımadası’ndaki bayram buydu. Bugün insanlığın hâlâ bir yere kadar gelip de kurtaramadığı insanoğluna “İlk kurtuluş mesajı” böylece Hazreti Muhammed tarafından veriliyordu.

Şuna inanız ki, Fahri Kâinat Efendimiz gelmeseydi, ne esirler esirlikten, ne köleler kölelikten kurtulamayacaktı. Ve birileri çıkar da “Zaten bunlar zaman içerisinde kurtulacaktı” derlerse, onlara misal olarak şunu anlatmak isteriz:

Fatih devrinde bütün ülkelerde müeccü diye yakılan, öldürülen Yahudileri Fatih’in mülk vererek maaş bağlayarak, “Memleketimde oturabilirsiniz, insansınız, Allah dinine mensupsunuz” diye yurduna davet ettiği yıllarda, gerek İtalya’da gerek İspanya’da engizisyon mahkemelerinde, kilise insanları öldürüyordu. Eğer İslam nuru parlamamış olsaydı o zulüm hem dini açıdan devam edecekti, hem siyasi otorite açısından devam edecekti. Bugün Fransız ihtilali gibi, hatta İngiltere’deki gibi demokratik hareketlerin temelinde yatan Fatih’in Avrupa’ya anlattığı insan hürriyeti ilkesi gelir. Fatih Avrupa’nın yarısına kadar işgalini tamamladığı zaman, hep birbirlerine sordukları soru şudur, “Nasıl gelmiş buraya?” Ve bu sorunun cevabını ararken biraz sonra okuyacağınız gibi, “İlme verdiği ehemmiyetle, insan hürriyetine verdiği ehemmiyetle” gelmiş olduğunu tespit ettiler. Ve kendilerinin de ancak ilime ve insan hürriyetine kıymet vererek kurtulacaklarını fark ettiler..Eğer, Fransa’ya ta ihtilaline kadar yansıyan hürriyet sözcükleri gitmişse, Roma kilisesine insanları artık biraz daha insan yerine koyup bakmak ilkesi gitmişse, İspanya’daki engizisyon mahkemelerindeki zulmün perdeleri yırtılmışsa, bunun sebebi Türk-İslam motifinin Avrupa’ya taşan, mumunun ışığındadır. Bunları başka bir yerde aramak çok yanlış olur ve İslamiyetin daha doğrusu Yüce Peygamberimizin getirdiği nimetlerin, hakkını yemek olur, nankörlük olur.

İnsan sevgisi

Şimdi tekrar dönüyoruz “Asr-ı Saadet”e. Efendimizin getirdiği bu ilkeler, başlangıçta tatbikatı zor gibi görüldü, uygulanması imkânsız gibi göründü. Fakat zaman içerisinde her geçen gün insanlar bu fikirlerin asaletini, bu fikirlerden doğacak insanlık sevgisini yavaş yavaş tanımaya başladılar. Kısa bir süre içerisinde Müslüman zenginlerinin bütün köleleri ve cariyelerini diyetlerini ödeyerek hürriyetlerine kavuşturması, olayı büsbütün dalgalandırdı ve toplum öyle hale geldi ki artık insanların kardeşliğinin olabileceğine inanılmaya başlandı.

Efendimiz Medine’ye göç ettikten sonra, ünlü Hicret olayı meydana geldikten sonra bu kez, başlangıçta sözlerle açıkladığı bu ilkelerini bir beyanname ile bir devlet hüviyeti ile açıklamaya başladılar. Tarihte ünlü Medine Beyannamesi denilen bu beyannamede insan hakları açısından birkaç maddeyi gördüğümüz zaman Hazreti Muhammed’in neler getirdiğini, dostu düşmanı daha iyi öğrenmiş olacak, Bin dörtyüz sene evvel, beyannamede birinci madde, efendimizin ilk defa Mekke’de yayınladığı sözlerin daha etraflı olarak ifadesiydi. “Bütün insanlar inançları ne olursa olsun, cinsleri ne olursa olsun, ırkları ne olursa olsun eşittir, aynı haklara sahiptir.” Bu maddenin hemen altından daha müthiş bir madde geliyordu ki, bugün insan hürriyetleri, insan özgürlüğünde zirveye geldiğimizi zannettiğimiz şu devirde hiç bir devletin tatbik etmeye cesaret bulamayacağı bir madde… “İnsanlar bulundukları yerde mahkeme seçme hakkına sahiptir” diyor yüce peygamberimiz.

Yani, “Bir Yahudi veya bir Hıristiyan veya bir putperest kendi cemaatinin kurduğu mahkemede mahkeme olmak hürriyetine sahiptir. Medine İslam kentidir ama, burada bir Yahudi suç işlediği zaman benim adaletime benim ilkelerime, benim kanunlarıma uymak istemez ise bir Yahudi mahkemesinde veya bir Hıristiyan mahkemesinde muhakeme ola­bilir” diyor. Bu insan hürriyetinin, o güne kadar geldiği en yüce mertebe olduğu gibi, hâlâ bugünün insanı da bu mertebeye gelmiş değildir. Yani insanda mahkeme seçme özgürlüğü öyle laf ile verilecek bir özgürlük değildir. Ama, ideal bir toplumda, ideal bir insanlık sevgisi taşıyan insanlara saygı gösteren bir toplumda, Efendimizin Medine Beyannamesinde zikrettiği bu “Mahkeme seçme hakkı” fevkalade önemli bir ilkedir. Bu ilke insan özgürlüklerine Efendimizin getirdiği saygının bir sonucudur.

Şimdi bu beyanın hemen arkasından, insanlara karşı muameleyi yalnız dosta değil, düşmana karşı nasıl yapılması lazım geldiğini bir lisan içerisinde Efendimiz gösterecektir. Ki bu yine bugünkü insanın bile içerisinde hâlâ yerine getirilemediği bir davranış biçimidir. Bilindiği gibi İslamın ilk savaşı sayılan Bedir Savaşı’nda Medine müşriklerinden yani puta tapanlardan bir grup esir düştü. Yüce Peygamberimiz bu esirler içerisinde ilk Müslümanlar’a çok zulüm yapan, hatta onları öldüren, pek çok insanın varlığını gördü. Allah’ın güzel bir tecellisi, o insanları getirip esir olarak İslam toplumunun, bu taze İslam toplumunun karşısına sunmuştur. Hatta, onların içerisinde ilk İslam şehidi olan Sümeyye’nin katilleri vardı. Sümeyye‘yi kollarını kopararak öldürmüşlerdi. O katillerin de bulunduğu bu esirler topluluğuna karşı Yüce Peygamberimiz, bizlere “İnsanlık sevgisi” ni unutmayacağımız bir ders halinde verebilmek için, bir jest yaptı, Sümeyye’nin oğlu Hazreti Ammar’ı (!) bu esir kafilesinin başına kumandan tayin etti. Böylece, bütün gelecekteki İslam cemaatlerine bir örnek vermek istiyordu… Ve Ammar’ı çağırdı dedi ki: “Ammar bu esirlerin kumandanı sensin. Hiç birinin elini bağlamayacaksın. Müslümanlar ne kadar lokma ekmek yiyorlarsa o kadar lokma ekmek yiyecekler, sizler kaç yudum su içtiyseniz, bu esirler de o kadar su içeceklerdir” buyurdu. Su meselesi Arabistan’da o kadar önemli bir meseledir ki, değil esirlere su içirmek kendileri su bulmak için zorluk çekiyor insanlar. Ama böyle bir kıvamdayken, Ammar’a bu emri verdikten sonra, döndü dedi ki, “Ammar unutma” dedi “İçinde en ufak bir kin taşıma, yani onlar senin anneni öldürdü, zulmetti diye bir düşmanlık duygusu taşıma çünkü inanan bir insanın nefsinde kin intikam, düşmanlık kalmaz. Savaş bitmiştir. Her hadise ilahi bir oyundur. O perde kapanmıştır. Şimdi yeni bir perde açılmıştır. Bunlar bizim esirimiz olmuştur. Bunlara böylesine eşit muamele yapacaksın. Ve içlerinde, okuma yazma bilenleri Müslümanlara okuma yazma öğretmeleri şartı ile serbest bırakacaksın”. Ve sonra da Bedir Savaşında esir olanların her birine bir bahane bularak, bir kolaylık göstererek hepsini serbest bıraktı… O zamanın usulü esirlerin ya öldürülmesi, ya açlık içinde perişan edilmeleri ya da yüksek bir fiyatla başka bir yerde satılmalarıydı.. Yüce Peygamber bütün bu kaidelerin kaldırıldığını, böyle kaide olmayacağını, savaşta esir olanın hiç bir şekilde satılamayacağını böylece ilke olarak ortaya koymuş oluyordu.

• Bu yazı Onkolog Dr. Haluk Nurbaki, Günaydın Gazetesi Ekleri, Yüce Peygamberin Temel Mesajları kitapçığından alınmıştır.

About Author /

Hizmetleri yurt sınırlarını aşmış; ilîm ve mânâ konferansları ile insanlığa hizmete koşmuş, bu yolda son nefesini vermiş ama son noktayı koymamıştır. Bu gönül sevdasının ışığını; nuru ile yol bulanların gönlünde ve eserleri ile yansıtmaya devam ediyor ve edecektir.

Start typing and press Enter to search