Taşlar Konuşuyor!

Taşlar Konuşuyor!

Taşlar Konuşuyor!

İnsanoğlu, hoyratça çiğnediği toprağın sırrından binlerce yıl habersiz olarak yaşadı. Bu sırrı, ancak başka âlemleri seyredebilecek kadar terakki etmiş gözler görebiliyor ve onların zikirlerini temaşa ediyordu.

Ve nihayet ilim, ayaklarımız altındaki dünyanın ve ondaki akıl almaz güzelliğin farkına vardı. Ve her zerrenin, bir âlem kadar sanatlı olduğunu anladı.

Evet, bizler yere basarken, sırlarla dolu bir dünyanın muhteşem orkestra salonlarını çiğniyoruz.

Bu yazımızda, sizlerle birlikte taşların moleküler dünyasında gezineceğiz. Ancak bu seyahatimizi, 5 duyumuza birden özel güçlendiriciler takmak suretiyle yapmak zorundayız.

20. Yüzyıl öncesine kadar atom moleküllerinin dünyasına ait bildiklerimiz, yanlış kavramların çarpık şekillerinden ibaretti ve moleküllerin yapısı, gezegenler sistemi gibi kabul ediliyordu.

Bu günkü kavramlara göre bir molekül, birçok fizik sistemin iç içe ve birlikte cereyan ettiği “Minik dünyalar topluluğu” olarak tarif edilebiliyor.

Nükleer Manyetik Rezonans dediğimiz “molekül çekirdek sistemleri“nin keşfedilmesinden sonra, ilim adamları moleküllere tamamen farklı bir gözle bakmaya başladılar.

Bizler bir moleküle, uygun bir sistemle yaklaşabilsek, acaba neler görürüz?

Elbette 7 rengin ötesini göremeyen gözlerimizle hiçbir şey.

Fakat daha önceden belirttiğimiz gibi, 5 duyumuza özel güçlendiriciler takarak bu sırlı moleküller dünyasını görmeye kararlıyız.

Eğer gözlerimizin önüne, bütün ışınları gösteren özel bir dürbün koyarak o moleküle bakarsak bir türlü inanamayacağımız bir ışık dünyası ile karşılaşırız. Bu tek molekül, aynı uçaktan bakılan bir şehir gibi binlerce ışığın raks ettiği göz kamaştırıcı bir güzelliktedir ve ışıklar, binbir renkli havaî fişekleri gibi yanıp sönmektedir.

Diyelim ki içinde bulunduğumuz uçakla, o molekül şehrine inmek istediniz. Mümkün mü? Katiyen.

Çünkü o molekül, gözle görülmeyen enerji perdeleriyle sarılıdır. En dıştan başlayarak içe doğru kat kat devam eden farklı manyetik enerji perdeleri, o moleküle yaklaşan hayali uçağınızı bir lastik top gibi geri fırlatacaktır.

Bu enerji perdelerini, elbette belli şartlarda aşmak mümkündür. Ancak bunun sonucunda, o molekülün küçük dünyası altüst olacaktır.

Molekülü çevreleyen enerji perdelerinde, o molekül dünyasının son derece küçük güneşleri olan ve güneş gibi parlayan elektronlara rastlayacaksınız. Bu elektronlar, esasında birer enerji bulutudur.

Özel güçlendirici aletlerinizi, bu sefer elektronlara çeviriniz, onlarda da bambaşka bir renk cümbüşüyle karşılaşacaksınız.

Sizleri renkleriyle adeta büyüleyecek olan bu elektronlara yine özel âletlerle bakacak olursanız, onların o molekül şehrinin semalarında, bir saniye içinde 100 bin defa dolaştığını görecek ve bu küçük âlemdeki akıl almaz ihtişam karşısında vecde geleceksiniz. Elips şeklindeki manyetik alanlarda dönen bu elektron bulutları o molekülün semalarında raks ederken, enerji farkları sebebiyle renkten renge girmekte ve manyetik eğimlerle değişen titreşimler ayrı notalar gibi dalgalar hasıl etmektedir. Bu ise duyan kulaklar için olağan üstü bir senfoni niteliğindedir.

O moleküle biraz daha yaklaşırsanız, bu sefer bambaşka bir yapıda olan çekirdekleri göreceksiniz. Onlara bakarken kullandığınız özel güçlendirici âletinizi çekirdeklerdeki titreşimin bir saniye içinde 10 milyara ulaştığını gösterecek ve o tek molekül içindeki akıl almaz sanatın büyüklüğünü ispatlayacaktır.

Evet, saniyede 10 milyar titreyiş.

Bu, her bir molekülün, kendisini sevkeden kudretin haşmeti karşısındaki titreyişidir ve bu titreyiş, moleküllerin zikri hükmündedir. Çünkü modern ilim tarafından henüz keşfedilen ve her bir zerrenin bir âlem kadar sanatlı olduğunu ispatlayan bu titreyiş, Rabbimizin kudretine zerreler adedince şehadetten ibarettir.

Acaba şu kâinatın yaratıcısı olan Rabbimiz, zerrelerin zikirleri konusunda ne buyurmaktadır?

İşte HAŞR Suresinin 2. ayetinin meali:

“Göklerde ve yerde olanlar O’nu her an teşbih ederler”

Başka alemleri seyreden ve zerrelerin zikrini görebilen velilerin dışında, belki bu âyetin meâli 20. asra kadar tam anlaşılamadı. Modern ilim, şu kâinatı çevreleyen esrar perdelerini bir bir aşarken, her birinde Kuran’ın nuru ve hakikâti ile karşılaşıyor.

Artık o hakikatlere karşı boyun eğmekten ve onu tasdik etmekten başka yapılacak ne var ki?

Şimdi, moleküllerdeki akıl almaz nizamın, ilim adamları tarafından nasıl keşfedildiğine temas edelim.

Bir molekül, çok güçlü bir manyetik alan içine konursa, bu sessiz gibi duran titreşimler şiddetlenmekte ve âdeta o moleküle ait özel bir beste yapmaktadır. Bu manyetik alan ne kadar güçlendirilirse, moleküle ait titreşimler de o derece şiddetlenmekte ve manyetik alanın gücü, sanki o besteye hoparlör vazifesi görmektedir.

Modern fizik ve onu takip eden molekül teknolojisi, bu özelliği keşfetmiş ve uygulama safhasına sokmuştur. Artık bugün herhangi bir molekülü, onun titreşiminden, diğer bir ifadeyle yapmış olduğu zikirden tanıyabiliyoruz.

Kimyada veya tıp’ta, moleküllerin bu titreşimleri, şekiller halinde ekrana yansıtılabilmekte ve bu şekillerden o molekülün cinsi anlaşılabilmektedir. Hatta vücuttaki kanserli bir dokuda bulunan moleküller farklı olacağından, bu metodla kanseri teşhis etmek mümkün olabilmektedir.

Evet her bir molekülü harika olan taş parçaları, böylesine muhteşem yapılarıyla kendilerini yaratan sanatkârı gösterirken, acaba kendilerine “cansız” dediğimiz için bizlere güceniyorlar mı dersiniz?

Taşın ve toprağın moleküller dünyasında bambaşka bir yeri vardır. Zaten yazımızın başlığını seçerken, bu özellik göz önünde tutulmuştur.

Evet taş ve toprak moleküllerinin yeri bambaşkadır demiştik. Çünkü silisyum ve karbondan kurulu molekül şirketlerindeki sanat, bu küçük dünyanın çözülememiş sırlarının başında gelir. Bu maddelerin atomik semalarında yüzen 4’lü elektron bulutlan henüz modern ilim tarafından da anlaşılmış değildir. Ve hiçbir madde, bu iki atomun yapısına benzemez.

Evet, taş ve toprak o kadar büyük bir sanatla yaratılmıştır ki, nebatlar ve ağaçlar, incecik kök ve damarlarını, hiçbir zorluk görmeden onun derinliklerine gönderir ve rahmet hâzinelerinden aldıkları incir, üzüm, nar ve hurma gibi Cennet tatlılarını, Allah’ın izniyle bizlere ikram ederler.

O sert kayalar, şu kâinat Hâlıkının emirlerine itaat ederek balmumu gibi yumuşar ve sinesinden, ab-ı hayât hükmündeki kaynaklara yol açarlar.

Onun derinliklerine gömdüğünüz kara kuru bir tohum, binbir türlü renklerle donatılmış olarak onun bağrından fışkırır.

Çiçekler, yine onun sinesinden çıkar ve Allah’ın izniyle aldıkları Cennet kokularını, Cennete namzet olan biz insanlara ulaştırırlar.

Yeraltındaki sessiz zikirlerini sürdüren ve şuursuz gibi görünen o taş ve toprak. Peygamberler Peygamberinin (A.S.M.) avucunda, yüksek sesle zikreder.

Ve o mübarek elin attığı taş ve toprağın herbir zerresi, bir top güllesi hükmüne geçerek düşmanı kahreder.

İşte taş ve toprak böyledir. Ve hangi yönüyle bakılırsa bakılsın zerreleriyle birlikte mucizane bir şekilde çalıştırılır.

Taş zerreleri bile mucize olduktan sonra, zaten geriye ne kalır ki?

Evet taşlar, bütün zerreleriyle zikreder. Ve bu zikri temaşa eden Velîlerin, yere basmaktan dahi çekinir hâle gelmiş olmalarındaki sır anlaşılır.

Moleküller âlemindeki gezimize son verdiğimiz şu anda, o taşları kendimize örnek almış olmalı, ve Kâinat Hâlıkının emirlerine, onlar gibi itaat etmeliyiz.

Yâni O kudrete karşı balmumu gibi yumuşayan ve bütün zerreleriyle titreyen taşlar gibi.

Bu yazı Onkolog Dr. Haluk Nurbaki, Zafer Dergisi (Eylül 1984, Sayı: 93)’den  alınmıştır.

About Author /

Hizmetleri yurt sınırlarını aşmış; ilîm ve mânâ konferansları ile insanlığa hizmete koşmuş, bu yolda son nefesini vermiş ama son noktayı koymamıştır. Bu gönül sevdasının ışığını; nuru ile yol bulanların gönlünde ve eserleri ile yansıtmaya devam ediyor ve edecektir.

Start typing and press Enter to search