Sinir Sistemi

İnsan ve Hayat

İnsan ve Hayat

Retinaya kadar gelip de, retinada bir kimyevi hadiseye -fotoğrafçılıkta olduğu gibi bir banyo hadisesine-tabi imiş gibi görünen film ne oldu? Bunu izah etmek için ister istemez sinir sistemini anlamamız gerekir. Sinir sisteminin ne olduğunu bilebilirsek, bu bölümün ne olduğunu anlayabileceğiz. Çünkü göz bütün bilgilerini aldıktan sonra arkasında çok kalın bir sinir demetiyle beyne bağlanmaktadır. Demek ki, buradaki fotoğraf sinir sisteminin merkezine götürülüyor. Sinir sisteminin merkezine götürülür demek, bu hadiselerin nihayetlendirilmesi de sinir sisteminin merkezinde oluyor demektir. Yalnız, ilgi çekici bir noktaya hemen burada temas etmek gerekir: Bütün sinirler, mesela kolumuzun siniri, incecik bir ip gibidir. Koskoca organları çalıştıran, mesela kalbi çalıştıran bir sinir çok incedir. Ama gözün arkasındaki sinir, çok kalın bir sinir demetidir. Bir sinirin kalın olması demek, birçok kabloları ihtiva etmesi demektir. Demek ki, gözün, retinanın arkasında meydana gelen hadisenin sinir sisteminin merkezi olan beyne nakli pek çok kablo ile yapılabilmektedir. Bu iş için tek bir kablo yetmez; binler, yüz binlerce kablo gerekmektedir. Büyük, telefon merkezlerinden çıkan binlik, iki binlik kablolar vardır. İşte retina tabakası üzerinde teşekkül eden imajlar, bu binlik, iki binlik kablolardan çok fazla sayıda kablo ihtiva eden, gözün arkasındaki sinirler vasıtasıyla beyne iletilir. Bu imajların beyne intikalleriyle gerçekleşecek hadiseler, beyin sisteminin umumi yapısına bakılarak değerlendirilebilir.

Beyin, sinir sisteminin merkezidir. Sinir sistemi ise, hususi bir takım hücrelerin pek çok uzantılarla vücudun en uzak yerlerine kadar takip ettiği bir yapıdır. Beyindeki bir hücre bir uzantı çıkarıyor, belli bir yere kadar gidiyor, orada da başka bir uzantıyla birleşiyor, Neticede bu uzantıların hepsi en uzak organlarımıza kadar erişiyor. Bu hadise basit gibi geliyor bize. Beyinden ayağa kadar iki metreye yakın mesafe vardır. Halbuki bir hücre, mesela bir beyin hücresi, 8-10 mikron büyüklüğündedir. 8-10 mikron büyüklüğündeki bir hücrenin iki metre uzantısı olması dikkat çekicidir. Böylece, bir nevi elektrik şebekesi gibi, fizik bir hadiseyi uzağa yakına ileten büyük bir sistem onaya çıkmaktadır.

Beyni topluca tetkik ettiğimizde ise, beyinde birkaç tip hücre görüyoruz. Hücrelerden bir tanesi asıl sinir sistemi hücresidir. Bu hücreler yalnız birtakım kimyevi maddeleri elektriki hadiselere, elektriki hadiseleri de kimyevi maddelere değiştiren, yalnız bu işle vazifeli olan, başka bir işe bakmayan hücrelerdir. Bunlar umumiyetle uzantıları ile tanınırlar .’Bu hücrelerin en ilgi çekici tarafı şudur: Çok müstesna bir vazife yüklendikleri için, beslenme hadisesini kendileri yapmazlar. Normal bir hücre gibi oksijen alıp birtakım kimyevi hadiselerle enerji elde etmek kabiliyetleri yoktur. Etraflarında onları besleyen ana hücreler vardır. Tıpkı bir annenin çocuğuna süt vermesi gibi bu besleyici hücreler ona yapışmıştır. Devamlı olarak onu besler, besin verir, artıklarını alır, atarlar. Hücrenin vazifeli olduğu işi yapabilmesi için etrafında başka hücreler seferber edilmiştir.

Beyni açıp, renk renk boyayıp güzel bir fotoğraf meydana getirebilsek bir elektronik fabrika şebekesi görecektik. Beyinde birçok merkezler vardır: Bu merkezler, sanılır ki, birtakım karakter ve his yönü olan merkezlerdir. Hayır! Beyindeki bütün bu merkezler bir elektronik şebekedir. Bütün hadiselerin ya kaydedildiği ya da kompüter sistemlerinin birbirine bağlandığı merkezlerdir. Mesela gözden gelen o sinirler, beynin arka kısmındaki gözle alakalı hücrelere intikal ettiği zaman aynı anda bu hücreler bu intikali birkaç merkeze bağlarlar -mesela tehlike merkezine. Çünkü göz bir tehlike görmüşse, ani bir refleks yapılması lazım geliyorsa, bunu temin edebilmek için tehlike refleks merkezine bağlanmış olmalıdır. Diğer taraftan kulağa veya dile bağlıdır. Gördüğü bir ‘meyvenin tadını hafızası vasıtasıyla tasavvur edebilecek ve görme mükemmelleşecektir.

Beyindeki bu elektronik merkezler yanında bir de bölgeler vardır. Bu bölgeler belli vazifelerle donatılmıştır. Mesela görme hadiseleri beynin arka bölümündedir. Bunu tatbikatla da görüyoruz. Beynin arka kısmında bir kaza geçiren kimse kör olabilir. Görme hafızasını kaybeder. Beynin bir bölgesi de hareket sistemi için belli tuşları taşır. Mesela ayak parmağını hareket ettirecek bir bölge vardır. Oraya iğneyi sokarsanız, ayak parmağınız ya hareket kabiliyetini kaybeder yahut kendiliğinden hareket eder. Bunun gibi bütün diğer hareketlerin merkezleri vardır. Bunların dışındaki merkezler mefhum merkezleridir. Bilhassa beynin ön kısmında büyük bölgeler vardır ki, bu büyük bölgelerin ne yaptığı henüz bilinmez. Bilinmediği için bunlar bazı nörofizyologlar tarafından oryantasyon, uyum, zeki merkezleri olarak değerlendirilmiştir. Halbuki bu değerlendirmeleri tamamen nakzeden çok ilgi çekici bir hadise vardır. Bu loblar herhangi bir tümör vasıtasıyla çıkarıldığı halde insanda herhangi bir değişiklik olmamaktadır-meğer ki, yukarıda bahsettiğimiz hareket merkezlerine intikal eden bir hadise olsun. Eğer hareket merkezlerine ait bir tümör yahut bir ameliyat bahis mevzuu ise, o tarafa ait bir felç ortaya çıkar. Ama beynin büyük bir kısmı, vazifeleri iyice anlaşılmış merkezler değildir. Fizyologların yeni yeni intibâları şudur ki, bu merkezler, kompüter sistemlerinin birtakım haberleşme ve ortaklaşa çalışmalarını idare etmektedir. Sinir sisteminin temeli, bütün vücut organizmasının kompüterlerindeki ahengi sağlama esasına dayanır. İşte bu bölgeler kompüter merkezleri olarak tanınmaktadır. Deminki misâlimize dönelim. Niçin bu loblar çıkarıldığı halde insanda büyük değişiklik olmuyor? Çünkü kompüter sisteminin işlemesi, bilhassa belirli bir yaştan sonra öyle otomatikleşiyor ki, bu merkezler çıkarıldığı halde dahi hayat mümkün oluyor. Bunun en iyi misali, vücudun temel salgı bezi olan hipofizdir. Hipofiz bütün vücudun temel bir hayat organı sayılmaktadır. Halbuki 60 yaşındaki bir adamın hipofizini çıkardığımız zaman bu adam yaşıyor. Çünkü onun kurduğu düzen öyle oturmuş oluyor ki, hücreler, dokular, diğer salgı bezleri hipofizin ortadan çıkarılmasına rağmen, tam olmasa bile vazifelerini yürütüyorlar. Bugün hipofiz kanserinde hipofizi çıkarıldığı halde yaşayan insanları rahatlıkla müşahede ediyoruz.

Beynimizin çalışması, temelde elektrokimyaya dayanır. Bir sinir, bir intibâı vücudun bir yerinden diğer yerine nakletmek veya vücudun bir yerinden intibâı alıp, merkeze nakletmek için daima kimyevi maddeleri aracı olarak kullanır. O kimyevi maddeleri elektrik enerjisine çevirerek, elektriki olarak nakleder. Neticelendirirken ise kimyevi madde olarak neticelendirir. Mesela bir acı hissi elektriki olarak beyne nakledilir, ama beyne geldiği zaman birtakım kimyevi maddeler çıkar. Nitekim böyle bir şahsa aspirin verirseniz, bu kimyevi maddeleri bozduğunuz için ağrısını gidermiş olursunuz.

Bütün bu bilgilerin ışığı altında görme hadisesini tetkik edecek olursak: Retinadan gelen şekiller bir fizik hadise olarak göz hücrelerine intikal eder. Göz hücresinin üzerine bir fotoğraf çıkar. Bu fotoğraf, muhtelif merkezlere gönderildiği gibi, bir nüshası da kompüter hafıza merkezlerine nakledilir ki, bir gördüğümüz kimseyi tekrar gördüğümüzde tanımamız, o kompüter merkeze intikal eden kopyadan dolayıdır.

Peki, nakledilen fotoğrafa kim bakacaktır? Diyelim ki, beynin hücresine bu fotoğraf geldi, hücrenin sırtına yapıştı. Bu fotoğraf kimyaya çevrildi, fiziğe çevrildi. Ama elektrokimyaya çevrilen hadise birtakım iyonların konfigürasyonudur, bir eşyanın şekli olamaz. Fiziğe çevrilen hadise de eşyanın şekli olamaz. Ne olur? Hücrenin belli bölgelerinde elektriğin artması, belli bölgelerinde elektriğin azalması, tıpkı bir film kartında gümüşün ayrışması gibi bir hadise ortaya çıkar. Ama bu ayrışan hadise o şeklin kendi değildir. Öyleyse bu ayrışan hadise geldiği takdirde onu değerlendirecek bir sistem lazımdır. Bu sistemin değerlendirme yapabilmesi için senkronizasyonun hepsine ihtiyaç vardır. Bütün beynin verdiği intibaların gelip bir yere toplanması lazımdır. Beyinde böyle bir merkez yoktur.

Göz bir cismin fotoğrafını getirdi. Aynı şeyin sesi çıktı, kulak da o sesi getirdi. Kokusu da vardı, o da burun yoluyla beyne getirildi. Bunu değerlendirmek için bir nokta olacaktır ki, bütün bu kompüterize sistemden gelen bu eğerlerle bir hüküm verebilsin. İşte beyinç1e böyle bir merkez de yoktur. Ya ne vardır?

Bütün bu gelen hadiseler netice itibarıyla beynin belli köşelerindeki arşivlerdir. Bu arşivlerin başına geçecek bir müdür bunları açıp değerlendirecektir. İşte, ruh dediğimiz varlığın inisiyatifi buradan başlar. Bu kartları alır, önüne koyar, hükmünü müdür verir. Bir müessesenin kompüter sistemi istediği kadar makinelerden neticeler çıkarsın, istediği kadar şekiller, fotoğraflar nakletsin; onun başında idareci yoksa bunları değerlendirmek mümkün değildir. İşte beynin bütün vazifesi, bu ruhi gücün vereceği hükme bilgi aktarmaktan ibarettir.

Ruh dediğimiz varlığa inanmayı gerektiren başka sebepler de vardır. Bunlardan bir örnek vereceğiz. Mesela bir dağ fotoğrafı aldınız. Bu fotoğrafın güzelliğini tesbit edecek nedir? Nasıl bir mekanizma olmalıdır ki, sizi hayran bıraksın? Böyle bir mekanizmayı fiziğin veya kimyanın ilaçlarıyla hücrede yapmak mümkün değildir. Demek ki, güzellik dediğimiz mefhum, sanat dediğimiz unsur, bir fizik kalıbın içerisinde mütâlâası mümkün olmayan bir unsurdur. Eğer böyle olsaydı, bütün insanlar aynı ölçüde sanatkar olurdu. Bir müziğin âhengini, bir bestecinin müziğiyle meydana getirdiği senkronu ne beynin hücrelerinde arayabilirsiniz, ne de kimyasında arayabilirsiniz.

• Bu yazı Onkolog Dr. Haluk Nurbaki, Yeni Asya Yayınları, İnsan ve Hayat kitabından alınmıştır.

About Author /

Hizmetleri yurt sınırlarını aşmış; ilîm ve mânâ konferansları ile insanlığa hizmete koşmuş, bu yolda son nefesini vermiş ama son noktayı koymamıştır. Bu gönül sevdasının ışığını; nuru ile yol bulanların gönlünde ve eserleri ile yansıtmaya devam ediyor ve edecektir.

Start typing and press Enter to search