Neler Yapılabilir?

İslâm'da Paylaşma

İslâm’da Paylaşma

Şimdiye kadarki satırlarımızda İNFAK‘ın yani İslâmiyet’te paylaşma ve yardımlaşmanın genel bir tanımını yaptık. İslâm dininin namaz kadar önemli olan bu en ciddi konusu yıllar boyu ihmal gördüğü ve iyi işlenmediği için özellikle çağımızın insanı yardımlaşma ve paylaşmaya dinimizin istediği şekilde pratik çözümler bulamamaktadır. Onun için konuyu hem derleyip toparlamak hem de biraz daha pratik hâle getirmek istiyorum. Bir insan namaz kadar önemli olan ve Allah’ın mutlaka her Müslümanda görmek istediği paylaşma ve yardımlaşma konusunda neler yapmalı ve bunu hangi sınırlara kadar zorlayabilmelidir?

Önce bir kaç kelimeyle Zekât üzerinde duracağım. Bu satırları okuduğunuz zaman Ramazan ayının kutsal güzelliğini yaşıyor olacaksınız. Şüphesiz ki Türk-lslam toplumunda oldukça yaygın hale gelen hatta ananeleşen yardımlaşma Ramazan’da iyice artmaktadır. Fakat yine de uygulamalar sanıldığı gibi Allah’ın istediği çizgiye ulaşmış değildir. Bilindiği gibi Ramazan’ın pratik infak tarzı bize sadaka ve zekât olarak anlatılmıştır. Hâlbuki Ramazan nasıl ki bütün yıl boyunca yaptığımız bir takım yanlışları azaltmak, mümkün olduğu kadar yanlışlardan kaçınmak ve yeni bir yıla biraz daha olgunlaşmış olarak girmek fırsatı ise aynı amaçları infak ibadetiyle de gerçekleştirmeye çalışmamız lazımdır. Ancak bir misal vermek lazım gelirse Ramazan’da oruç tutup namaz kılmayan kardeşlerimiz var. Şüphesiz ki namaz kılmayan insanların orucu kabul olmaz diye bir tez ortaya atmak yahut iddia etmek yersiz olur. Çünkü orucun sevabı ayrıdır, namazın ona ilave edeceği sevap ayrıdır. Elbetteki en iyisi orucu ve namazı birbiriyle bağdaştırarak uygulamaktır. Ama diyelim ki yapamıyor. Namaza karşı tembelliği var. Bir tarz oruç tutan kardeşlerimiz böyledir. Bir başka grup ise orucu tutmakta, namazı kılmakta fakat infak edememektedir. Bunları ikinci tarz Müslü­manlar diye adlandırıyorum. Hatta müşahadelerin sonucu söylemek isterim ki bir üçüncü tarz Müslüman grup daha var. Bunlar da oruç tutuyorlar, kısmen infak yapıyorlar ancak namazlarını ihmal ediyorlar!

Şimdi Ramazan’da hem oruç tutmak, hem namaz kılmak, hem de infakı kurallara uygun şekilde yerine getirmek en güzelidir. Ancak şunu çok iyi bilmek lazım gelir ki Ramazan ayında infak yapılmadıkça yalnız oruç ve namazın bir arada olsalar bile insanı belli bir yere götürmesi mümkün değildir. Bunu bir defa kafamıza iyice yerleştirmemiz lazım. Eğer bir Müslüman bu gerçeği ciddiye almazsa bedensel olarak yaptığı ibadetlerden beklediği hayırları kolay kolay elde edemez. Konumuz olmadığı için detayıyla anlatmayacağım ama aslında oruç insanın sağlığına ve ruh yapısına büyük bir zindelik ve tazelik vermektedir. Karaciğerimizin, damar sistemimizin, tansiyonumuzun çalışmasından ve kandaki lipitlerin yanmasından tutunuz da kalbin fonksiyonlarını düzenli şekilde yerine getirmesine kadar birçok avantaj oruçtan kaynaklanır. Ama bir insan gönül yönünden tam huzura kavuşmamışsa beden ve hatta moral cihetinden ulaştığı rahatlığın tam olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Çünkü bir insanın bedensel ve moralman rahatlaması başkadır, gönül yönünden rahatlaması başkadır. Gönül yönünden rahatlamanın tek yolu mutlaka ve mutlaka “Paylaşma ve yardımlaşma” şeklinde açıkladığımız infaktan geçer. Şu halde Ramazan’ın bize bedensel olarak sağladığı namütenahi nimetlerden üst seviyede faydalanarak ve hakikaten tam bir revizyondan çıkmış olarak yeni bir yıla başlamak için Ramazan’da bu paylaşma ve yardımlaşma gerçeğini mutlaka tüm imkânları zorlayarak yerine getirmek gerekir.

Ya zekât olayı?

Şimdi de yine pratik alanda anlatmak istediğim zekâtı tanımlamak istiyorum. Bir Müslümanın geçiminin fazlası olan paradan belli bir miktarını muhtaç olanlara vermesi zekât kavramı içerisinde planlanmıştır. Bu plan hazırlanırken de Ramazan’dan Ramazan’a gerçekleştirilmesi şart koşularak bir tarz manevi defter tutmak amaçlanmıştır. Yani bir Müslüman ister memur, ister tüccar olsun kendi mali işlerini nasıl ki Ocak ve Mart gibi belli dönemlerde hazırlıyor ise kendisi için bir ayrı takvimi de Ramazan’dan Ramazan’a tutmalı, yaptığı infakları orada özetlemelidir. Bundan dolayı zekâtın Ramazan’dan Ramazan’a verilmesi İslâmiyet’de vazgeçilmez bir kural olmuştur.

Zekâtın sınırını ilm-i kelâm kitapları, ilmuhaller belli çağlarda, belli yorumlara ve belli zenginlik kavramlarına göre tespit etmişlerdir. Ama Kur’an’ın emrettiği zekâtın aslı “İhtiyacından fazla geliri olmak” diye tanımlanan bir zenginlik çizgisi üzerinde teşekkül eder. Bir başka deyişle zekât vermenin kuralı hangi çağda olursa olsun o çağın koşulları içerisinde geçiminin üzerine çıkabilecek bir gelire sahip olmaktır. Şimdi bu çağda Türkiye’de bir ailenin aç kalmayacak ve müphem işlerini karşılayacak masraflarını yuvarlak hesap ayda 400-450 bin lira hesap etsek ki tabii az bir seviyeyi esas alıyoruz-bu hesabın üzerinde yıllık geliri 5 milyon lirayı aşan insanın zekât verecek sınıfa girdiği kabul edilebilir. Bu gelirin içerisinde birtakım istisnalar vardır. Mesela meslekle ilgili aletlere yapılan yatırımlar, kadınların ziynetlerine yaptıkları yatırımlar zekât verilecek malların dışında tutulmuştur. Ancak bunun dışında insanlar 5 milyon liralık gelirin üzerinde herhangi bir yatırım yapmışlarsa, lüks bir eşya almışlarsa bunun dahi zekâtını vermek durumundadırlar. Bir kimse 30 milyon lira kazansa, 20 milyon lirasına da bir araba alsa arabayı düşerek geriye kalan 10 milyon liranın üzerinden zekât vermesi söz konusu olamaz. Tabii o arabadan geçimini temin edecek değilse. Çünkü meslekle ilgili mallar zekâta tabi olmuyorlar. Ö şahıs şoför değilse ve bu arabayı ticari amaçla yani ondan geçimini sağlamak için almamışsa onun zekâtını vermek zorundadır. Arabayı 20 milyon liraya almışsa kırkda biri olan 500 bin lirayı zekât olarak verecektir. Kısaca özetlemek gerekirse geçimle ilgili olan 5 milyon liraya hususi bir zekât düşmüyor, onun üzerindeki ge­lirler ciddi bir zekâta tabi oluyor. Diyelim ki yılda 100 milyon lira geliriniz var. Bu 100 milyon liranın yüzde 2,5′unu yani 2,5 milyon lirayı mutlaka zekât olarak vereceksiniz.

Zekâtın verilme tarzı da kesinlikle bir sınıra tabi tutulmuştur. Mesela zekâtla dayanıklı bir ev eşyası alamazsınız. Yani bir kimseye zekât faslından bir televizyon veremezsiniz. Diyelim ki çok büyük miktarda zekâtınız var. Ama bir insana ev alamazsınız. Zekât ancak hayatın devamını sağlamak için zorunlu olan imkânların sağlanması amacıyla verilir. Mesela bir talebenin okumasına yardım edebilirsiniz ama bir yurt yapımına zekât faslından yardımda bulunamazsınız. Eğer böyle bir yardımda bulunacaksanız o sizin daha evvel ifade ettiğimiz itâ sınıfındaki ibadetinize yani infakınızın bir başka bölümüne girecektir. Dolayısıyla bir tarz demirbaş şeklinde yaptığınız yardımlar zekâttan düşülemez. Zekât mutlaka insanların zaruri ihtiyaçlarını karşılamak için sizin kazancınızın yüzde iki buçuğunu sarf etmenizi zorunlu kılan bir ibadet şeklidir.

Nasıl verilecek?

Zekâtın verilme şekli de dikkat çekicidir. Onu çok küçük parçalara bölmemek şartıyla mümkün olduğu kadar çok kişiye vermelisiniz. Mesela 500 bin lira zekât dağıtacaksınız bunu 10′a bölerek ellişer bin liralar halinde ihtiyacı olan kimselere verebilirsiniz. Ayrıca zekât verilecek kimselerin mutlaka Müslüman olmaları gerekir. Daha evvel de değindiğimiz gibi infak şeklinde bir yardım yapmakta ise böyle bir şart yoktur. Yardım edilenin Müslüman olması gerekmez. Hangi dinden ve hangi ırktan olursa olsun herkese infak yapılabilir. Ama zekâtın mutlaka Müslüman olana verilmesi lazım gelir. Ayrıca verilecek insanın ihtiyaç sınırının mutlaka çok düşük olması gerekmez. Meselâ bir insanın aylık geliri bugünkü rayiçten 150 bin lira ise ve bir aile geçindiriyorsa bu insana rahatlıkla zekât verilebilir. Bu bakımdan çağımızda ekonomik dar boğazlar yaşayan dünyada dar gelirli insanların çoğuna zekât verilebilir. Öyleyse, “Zekât verecek kimse bulamıyorum” şeklindeki mazeretler geçersizdir. Zekât verebilmek için mutlaka üzerine giyecek ceketi kalmamış, ağzına koyacak ekmeği olmayan insan aramak gerekmez.

İhtiyacı olana zekât verirken yapılan yardımın zekât olarak verildiğini söyleme zorunluğu vardır, İslâmiyet’te nezaket icabı sadakanın ve infakın diğer şekillerinin yani bağışların mümkün olduğu kadar gizli tutulması gerekir. Hatta yine Türk-İslâm tatbikatına göz atarsak Osmanlıların ilk çağında ve Selçuklularda sadaka tarzında bağışlar yapılırken çoğu zaman bunu yapanların isimlerini sakladıklarını görürüz. Bu çok makbuldür. Ama zekât böyle değildir. Tabii bunun çeşitli sebepleri vardır. Bunlardan bir tanesi zekâtın gizli olarak verilme mazeretiyle saklanmamasıdır. Böylece çok zengin bir adamın “Ben verdim ama ismimi saklıyorum” diye bu sorumluluktan kaçması önlenmiş olur. Burada zekât alanın küçük düşeceği hatıra gelebilir. Ancak yüce dinimiz bunu da çok güzel ifade etmiş ve “Zekâtı almak da vermek de bir ibadettir” demiştir. Nasıl ki ibadet etmek küçültücü bir durum olamazsa bir insanın zekât alması da suret-i kat’iyyede küçültücü bir durum olamaz.

Zekâtın vurgulanması gereken bir baş­ka yönü daha vardır. Bilhassa bugünkü toplum şartlarında bu çok önemlidir. Diyelim ki bir tüccar Ramazan ayında zekât vermesi gerekirken işleri nedeniyle hemen ödemesi gereken bir borca girdi. Ancak sıkıntısını hallettikten sonra zekât verecek durumu var. Bu durumda zekâtını mutlaka Ramazan ayı içinde vermesi gerekmez. Eğer bir borcu, bir senedi varsa elbette evvela onları ödemesi lazım. Ancak borçlanmış olur. Çünkü bir Müslüman zekât verebilecek sınıra girmişse Ramazan’ın bitiminden itibaren bir diğer insana borçlu durumundadır ve o insan kaderi itibarıyla kısa bir süre sonra ölse o kadar borçla ahirete intikal etmiş olur. Binaenaleyh bir Müslümanın zekâtını kendi ekonomik durumu kısa süre için sınırlı diye Ramazan ayın­da vermek amacıyla azaltması şüphesiz mümkün değildir.

Eskiden beri uygulanan bir şekle göre zekât “Aynî” ve “Nakdî” olarak ikiye ayrılmıştır. Yani ya para ya mal olarak verilir. Bu uygulamayla tüccar, ziraatçı gibi meslek sahiplerine kolaylık sağlanması düşünülmüş ve ellerindeki malların bir kısmını da zekât olarak verebilmeleri uygun görülmüştür. Bir tüccar hazır parasını azaltmamak için kendi ticaret-hanesindeki mallardan bir kısmını zekât verebilir. Yalnız burada yüce dinimiz yine bir sınır koymuştur. Buna göre zekât malların en iyisinden verilebilir. Söz gelişi bir kumaş mağazasının sahibi çürümüş, satılmayan, bir köşede kalmış mallarından zekât veremez. Eğer zekât verecekse gereken miktarı en iyi mallarından, en iyi kumaşlarından kesip vermesi lâzımdır.

Fitre miktarı

Ramazan bayramından kısa bir süre ön­ce herkesin vermek zorunda olduğu bir küçük sadaka türü daha vardır ki fitre diye ad­landırılır. Aslında her Müslümanın sadaka vermesi zorunludur ama bayramdan önce bu kural daha büyük önem kazanır. Bir kimse fit­re olarak günlük yiyecek masraf ı kadar para ödemelidir. Bu miktar bir kişi için 27 bin 500 lira bir başkası için 1500 lira olabilir. Herkes ortalama olarak belirlediği bu yiyecek masrafını mutlaka fitre diye verecektir. Borçlular bile bu sorumluluktan kurtulamazlar. Çünkü fitrenin fakirlik ve zenginlikle ilgisi yoktur. Bir tarz bayram harçlığıdır ve her ailede kişi başına ayrı ayrı verilir.

Yardımlaşma ve paylaşmanın insanın kaderini değiştireceğine ömrünü uzatacağına, kazaları ve belaları defedeceğine dair efendimizin hadisleri vardır. Herhangi bir kimse sıkıntılı bir durumla karşı karşıya ise; mesela zor bir yolculuk yapacaksa vazifeliolarak tehlikeli bir yere gidecekse, hasta olmuşsa bu durumdan mümkün olduğu kadar hayırla kurtulmak için Cenab-ı Hak’ka kuru kuruya dua etmek yerine infak sigortasına başvurmak zorundadır. Hem Efendimizin, hem yüce kitabımızın emirleri bu istikamettedir. Yani bir insan zor bir durumla karşılaştığı zaman Cenab-ı Hak’ka elini kaldırmadan önce infak yapmalıdır ki dua ederken yüzü olsun. Ancak bugün pek çok insan başına bir felaket geldiği zaman büyük paralarla ondan kurtulmanın yolarını arıyor ama bir insanın gönlünü kazanmanın, bir yoksulun yardımına koşmanın büyük yaradan indinde kendi-I sine nasıl bir kolaylık sağlayacağını hesap etmiyor. Hasta olan bir insan muayene ve tedavi için su gibi para akıttığı hatta evini satıp bu uğurda harcadığı halde Cenab-ı Hak’ka usulen sadece “Aman Yarabbi sen bilirsin” diyerek konuyu geçiştirmek istiyor. Hâlbuki bir Müslüman için bu çok yanlış bir yoldur. Önce bir yoksulun gönlünü kazanarak Cenab-ı Hak’ka bir tarz torpil götürmelidir ki ondan bir şey istemeye yüzü olsun. Bu da infak konusunda son derece cömert olmayı gerektirir.

İslâmiyet’te “Esbab-ı tevessül” diye çok önemli bir hüküm vardır. Buna göre insan herhangi bir meseleyi çözümlemek için gereken bütün yollara başvuracaktır. Hastaysa doktora gidecektir, mahkemeye işi düştüyse avukat bulacaktır, kısacası elinden gelen bütün çaoayı gösterecektir. Ancak büyük kader compüterinin düğmesinin Cenab-ı Hak’-da olduğunu bilen bir insan aynı zamanda manevi bir hazırlık yapması gerektiğini de düşünmelidir. Bu sebeple düştüğü zorluk oranında yardım yapması lazımdır. Hastalığı sırasında elinde birçok imkânı olmasına rağmen kendi durumunda olup ilaç alacak para bulamayanlara yardım etmeyen bir insan kendisini en mükemmel tarzda tedavi ettirse de Cenab-ı Hak’kın kader compüteri sisteminde kendisine müsbet gözle bakmayacağını bilmelidir. Ancak kendisi gibi birkaç hastaya elinden geldiğince yardım ettiği takdirde “Esbab-ı tevessül” (Sebeplere başvurma) yolu içinde kendisine birçok kolaylık sağlanacaktır. Bazen en iyi doktorlara gitseniz de hastalığınızın teşhisinde geç kalındığını öğrenirsiniz ve bunun sebeplerini araştırdığınızda mutlaka kader çizginizde yaptığınız parazitler karşınıza çıkar. Buna karşılık basit bir muayene sonucunda çok ciddi bir hastalığınız erken teşhis edilebilir. Bu da mutlaka yaptığınız bir infak ibadetinin size bahşişidir.

Manevi değerler

Manevi değerlerden kaçarak sadece maddi ilkeler çerçevesinde hayatı sürdürmek mümkün değildir. Marksist, ateist görüşler içinde bile insanlar mutlaka bir takım manevi değerlerden istifade etmek zorunluluğunu hissederler. Çünkü bu his yaratılıştan insanın gönlüne verilmiş bir tarz kopyadır. İnsanlar ne kadar sert bir maddi çizgide olurlarsa olsunlar bundan kurtulamazlar. Bu sebeple hiçbir zaman başkalarına yardımdan kaçınmamak lazımdır. Zaten bir başkasının gönlünü aldığınız zaman önce kendi gönlünüze huzur doğar ve bu sizin hastalığınızı daha başlangıçta psikoterapik açıdan frenler. Hastalığınızın şiddetini azaltır.

İslâm Tasavvuf Tarihi’nde özellikle hastalık ve belaların infaklarla nasıl giderilebildiğine dair birçok öykü vardır. Bu öyküler insanları yeni infaklara teşvik etmek için anlatılmışlardır. Bunlardan birkaç tanesini okuyucularıma aktarmak istiyorum. Bir tanesi takriben 100 yıl önce Diyarbakır’da yaşanmış bir olaydır:

Zengin bir ailenin Yusuf adlı bir çocuğu vardır. Bu çocuk 5-6 yaşlarındadır. Bir gün o mahalleye bir derviş gelir ve bu aile eski geleneksel terbiye icabı o bölgenin en zengini olduğu için dervişin bakımını üstlenir. Türk-İslâm geleneğine göre çok saygı gösterilen kimselere hizmetkârlar vasıtasıyla hizmet götürülmediğinden babası dervişin yemeklerini Yusuf’la gönderir. Kısa süre içinde dervişle Yusuf arasında sıcak bir dostluk kurulur. Derviş zenginin bu jestinden hoşlandığı için çocuğu her zaman dualarıyla ağırlar. Bir gün ona “Yusuf sana bir deve yapmamı ister misin?” der. Küçük çocuk pek sevinir. Bunun üstüne derviş ondan her gün kendisine cebine koydukları kuru yemişleri getirmesini, ancak bunu kimseye söylememesini ister. Bu uzun süre devam eder. Yusuf sabırsızlıkla devenin biteceği günü beklemektedir. Aradan 5-6 ay geçtikten sonra derviş çocuğa “Sadece gözleri kaldı, bana 2 badem getir yarın deven tamam” der. Ancak ertesi gün büyük bir sevinçle bademleri götüren Yusuf dervişin ölüsüyle karşılaşır. Ağlar, üzülür ve cenaze usulüne uygun olarak kaldırıldıktan sonra hadise unutulup gider. Aradan bir 10 sene geçer. Yusuf artık delikanlı olmuştur. Ne yazık ki “Şizofreni” dediğimiz gençlik bunaması hastalığına yakalanır. O zamanın şartları içinde Paris’e götürerek en iyi doktorlara muayene ettirirler ancak orada bile tıbbi açıdan bir şey yapılamayacağı cevabını alırlar. Yapılacak yardım onu ömrünün sonuna kadar bir hastaneye yatırarak bakımını sağlamaktan ibarettir. Fransa’daki doktorlar Yusuf’un babasına “Oğlunuzu İstanbul’daki bir akıl hastanesine yatırın ve en iyi şekilde bakılmasını sağlayın. Zaten en fazla 6 ay ömrü kaldı” derler. Zavallı baba çaresiz onların dediklerini uygular ve birkaç altın maaşla bir hademeyi Yusuf’un bakımı için görevlendirir. Delikanlı bütün şizofrenlerde olduğu gibi yemekleri bile üstüne başına dökmekte, üstünü soyunduğu halde farkına varmamakta ve kendisini koruyamamaktadır. Nitekim soğuk bir kış günü iyice üşüterek zatürreye yakalanır. O dönemde hastanelerde böyle ağırlaşan hastaların yere düşüp kötü bir manzara arz etmemeleri için yattıkları yer tahtalarla çevrelenirdi. Yusuf’un da ateşi 40-41′e yükselince ve tahminen ertesi gün öleceği hesaplanınca Diyarbakır’a babasına oğlunun öldüğünü bildiren bir telgraf çekilir. Çünkü nasılsa İstanbul’a o zamanki şartlara göre 3-4 gün içinde gelecektir. Dilerseniz bundan sonrasını 30 yıl önce dünyasını değiştirmiş olan Yusuf’un ağzından kendi işittiğim gibi size aktarayım:

“Şizofreni hastalığına tutulduğum safhaları hiç hatırlamıyorum. Yalnız bir anı hatırlıyorum ki çok sıcak bir çöldeyim ve güneş sanki beni yakmakta görevliymiş gibi kan ter içindeyim. Susuzluktan ve sıcaktan canımın çıkacağını hissettiğim ve güneşe elimi uzatacak hale geldiğim anda birdenbire ufukta bir deve ve bir insan göründü, içime bir ferahlık doğdu. Yaklaştıklarında bir de baktım ki benim çocuk yaşta hizmet ettiğim derviş babaymış gelen. Beni kaldırdı ve “işte sana vaadettiğim deveyi yaptım” dedi. Üzerine bindim. Gözümü açtığımda hastanede çevresi tahtalarla çevrili bir yatakta yatıyordum ve herkes bana hortlak görmüş gibi bakıyordu. Bir yıldan fazla zaman boyunca mantıklı tek cümle konuşamayan ben “Diyarbakırlı filan efendinin oğluyum, ismim Yusuf” deyince hastanenin bütün hekimleri hayretler içinde kaldı. O zaman anladım ki derviş baba bana küçük yaşta deve hazırlama bahanesiyle infak yaptırıyordu. Babama haber vermememi istemesindeki amacı da buydu. Babam duyarsa çuvalla gönderecekti ama ben infak etmiş olmayacaktım. Hâlbuki derviş baba benim kader çizgimi gördü ve 20 yaşımda ağır bir hastalıkla bu dünyadan göçeceğimi anlayınca babamın ona gösterdiği saygıya mükâfat olarak bu iyiliği yaptı. Cenab-ı Hak’kın kaderi değişmez ama infak edersen değişir. O günden bugüne kadar bir defa bile doktora gitmeden hayatımı devam ettirdim.” Ben Yusuf’u tanıdığımda 80 yaşındaydı.

İnfakın hikmeti

Bu öykü gerçekten tasavvuf hikmeti içinde infakın ne kadar güzel bir ibadet olduğunu ve kaderin sert çizgilerine bile etki edebileceğini zarif şekilde ortaya koymaktadır, insanların ensesinde dünyanın bin türlü kaza ve belası beklemektedir. Bu sebeple bütün kötülüklerden uzak durmak için infaka sıkı sıkı sarılmamız şarttır, İslamın felsefesi kesinlikle budur. Öte yandan infakın insan sağlığı üstünde de büyük etkisi vardır. Tecrübe etmeyenler etsinler. İnsanın üstüne bir kâbus gibi oturan stres normal şartlarda bir türlü uzaklaşmak bilmez. Siz kaçmak istedikçe o peşinizden gelir. Ancak infak edenler kesinlikle stresten sıyrılırlar. Demek ki infakın kötü kaderi değiştiren, kötülükleri uzaklaştıran etkilerinin yanısıra stresi yumuşatan bir yönü daha vardır. Çünkü rahatlığı ise ancak bir başka insanın gönlünü kazanmakla kazanılabilir. Bundan dolayı Türk-İslâm geleneğinde gönül kazanmak bir numaralı ibadet sayılmıştır.

Gönül kazanmak kitabımızın başında belirttiğimiz gibi ancak infakın çeşitli yanlarıyla bilinmesine bağlıdır. Yani bu durumda infakı güler yüzden, tatlı dilden, teselli etmekten, acı paylaşmaktan tutun da maddi manevi her türlü kolaylığı insanlara götürmek şeklinde yorumlamak gerekir, ibadet baştan savma yapılmaz. Söz gelişi bir 50 lirayı bir dilencinin önüne atıp infak yaptığımızı iddia etmek gülünç olur. Bu ibadeti nezaket, terbiye, saygınlık ve neşe çerçevesinde yapmalıyız ki gerçekten gönül kazanabilelim. Özellikle maddi ibadet yaparken gönül kazanamıyorsak yazık olur. Astında maddi bir fedakârlık yapan, Allah’ın verdiği nimetleri her ne şekilde olursa olsun bir başkasıyla paylaşan insan belli bir sevap kazanır. Ama infakın asıl amacı gönül kazanmaktır. Bu sebeple infak ancak gönüle yönelik bir ibadet şekli olduğundan hiçbir zaman sahte olmaz. Bir insan namazı gösteriş için kılabilir ama infak gösteriş için yapılamaz. Çünkü insanın aklını çelebilirsiniz, beynini yıkayabilirsiniz, onu her türlü şartlar içinde aldatabilirsiniz ama gönülleri sahte bir duyguyla kazanamazsınız. Binaenaleyh paylaşma ve yardımlaşmayı gönül kazanma şekline getirebilmemiz için bu işe mutlaka insanlık sevgisiyle başlamamız lâzım. Bu durumda zaten karşımızdakinin gönlü otomatikman bize yönelir, bunun uzantısı olarak da bizim gönlümüzdeki stres yok olur. Beş tane gönül kazanırsanız gönlünüzde hiç gam kalmaz ve dolayısıyla sağlığınızı baştan zaptetmiş olursunuz.

Sıkıntı ve gerilimlerin insan yaşamında ne kadar ağır ve ciddi sorunlar yarattığı bugün aşikârdır. Psikosomatik yani ruhsal etkili maddesel hastalıklar üzerine cilt cilt kitaplar yazılmıştır, işte bütün bunları kökünden halletmek sadece gönül kazanmaktan ibarettir. Hâlbuki çoğumuz maddi düşünce çerçevesinden sıyrılıp maneviyata dalamıyor ve manevi fedakârlıklar yapamıyoruz ne yazık ki. Eğer önemini idrak edebilsek en azından kendi sağlığımızı korumak ve kaderimizdeki kötü çizgileri silmek için infaka sarılırız. Cenab-ı Hak muhtelif ayetlerinde “Yaptığınız infaklar ne şekilde olursa olsun ilk yatırım kendinizedir” mesajını vermektedir. Tasavvufî düşünceye göre de “Yapılan infaklar Allah’la bir alışveriştir ve Allah’la yapılan alışveriş daima kârlıdır. Çünkü Allah bir aldığını binlerce kat fazlasıyla verir.” Bir kimse gönül aldığı anda Cenab-ı Hak’ın o kuluna nasip ettiği nimetler o kadar çoktur ki bu eskiden beri “Allah bire on verir” ayet-i kerîmesiyle ifade edilmektedir. Ama buradaki bire 10 oranını gerçek ölçüleri içinde değerlendirmemek gerekir. Siz 1 lira mı verdiniz, Allah size paranızın karşılığını defalarca verdiği gibi sağlıklı iyi bir ahiret, iyi dostlar ve aklınıza gelen her türlü nimeti de verecektir.

En büyük ilaç

Bugün toplumumuzun en çirkin hastalıklarından bir tanesi birbirimize karşı düşmanca bakışlarımızdır. İnfak bu düşmanca bakışları yok eden en büyük ilaçtır. Güleryüzlü davranan ve herkesin yardımına koşan bir Müslüman olsak her türlü meseleyi hallederiz. Ama ne yazık ki biz şekilci bir düşüncenin ışığında, İslâmiyet’e yaklaşıyoruz ve ondan dolayı da kavgalarımız bitmiyor. Hâlbuki imanın olduğu yerde kavga olmaz. Çünkü imanın olduğu yerde infak vardır, infakın olduğu yerde namaz vardır. Bir insan Allah’ın huzuruna çıkıp O’ndan kedisini güzel yollara sevketmesini dilerse ve her gün yeni bir gönül alırsa o toplumda hiçbir huzursuzluk olmaz. Hele ırk ve mezhep kavgaları gündeme bile gelmez. Niçin mezhep kavgası yapıyorsunuz? Kim hangi İslâm büyüğünü daha çok severse sevsin. Mezhep kavgası yapmaktaki amacınız kendinizi daha iyi bir Müslüman haline getirmekse tarifimizi kitabımızın başında verdik. İyi Müslüman en iyi infak edendir. Ne yazık ki İslâmiyet’i mezhep kavgası içine sürükleyip infakı gözardı eden, üç kuruş sadaka vererek Müslüman olunacağını zanneden birtakım din öğreticileri çıkmış ve İslâm dünyasını bugünkü perişan durumuna, sokmuşlardır.

Kısaca özetlemek gerekirse İslâm dünyası kuralları yanlış ve saptırılmış şekilde nakleden insanların değil de Kur’an-ı Kerim ve Efendimizin emirlerinin peşine düşerse bütün meseleler kökünden çözümlenecektir. Efendimizin zamanında yaşayan ve “Eshâbı Güzin” diye adlandırılan bütün müminler hayatları boyunca her şeylerini vermişler ve bu dünyayı terk ederken hiçbir şey bırakmamakla iftihar etmişlerdir. Onlara benzemeyi bırakıp sadece basit kurallarıyla İslâmiyet’i uygulamaya kalkmamız gülünç olur. Dileğimiz bütün Müslüman kardeşlerimizin infak meselesini iyice kavramaları ve İslâm inancının toplumumuzda yerleşmesine sebep olmalarıdır. Bunun için de ilk önce şekilcilikten uzaklaşmak şarttır.

• Bu yazı Onkolog Dr. Haluk Nurbaki, Günaydın Gazetesi Ekleri, İslamda Paylaşma kitapçığından alınmıştır.

About Author /

Hizmetleri yurt sınırlarını aşmış; ilîm ve mânâ konferansları ile insanlığa hizmete koşmuş, bu yolda son nefesini vermiş ama son noktayı koymamıştır. Bu gönül sevdasının ışığını; nuru ile yol bulanların gönlünde ve eserleri ile yansıtmaya devam ediyor ve edecektir.

Start typing and press Enter to search