İslam’da İman

-Onaltıncı Sayıdan Devam-

“İSLÂM” ın ilim, felsefe, dinler ve bilcümle doktrinler karşısında ulviliğini, cihanda “TEK NUR” olarak bulunuşunun müsbet ilim üsûlü ile tahlilini ve İSLÂMİYET hakkında, cehilden mütevellid î’tirazların kâffesini, ve bunlara verilen ilmî ve muknî cevapları bu yazılarda bulacaksınız. Okumanızı bilhassa ricâ ederiz.

«İSLAMIN NURU»

İslam'da İman

İslam’da İman

İSLAM’DA İMAN

İSLÂM târihinin en hassas tadkiki bize gösteriyor ki, esas, Gaybe sıdk-u ihlâs ile îmandır. Bu keyfiyeti açıklarsak, İslâm’da inanışın ana hatlarını — biz de — çizmiş olacağız.

Mademki İMAN (İçgüdü) dür o hâlde tereddüd, münâkaşa ve şübheler beyhûdedir. İçgüdülerden her hangi biri irâde ile nasıl önlenemezse ve önlenmek istenildiğinde ağır maddi ve hissi ıztıraplara mübtelâ olunursa, işte (İman) da böyledir. Karnınız acıktığı ve yemeğin bulunduğu anda buna manî olmanız, nasıl boş ve gülünç ise; Mevcûdü Hakîkî ayan-beyan belli ve îman da içgüdü iken buna lüzumsuz tasarruf demek, bilhassa şuur altı (psikolojisi) için ayni şekilde zararlı ve tehlikelidir. Yazımızın ALLAH bahsinde isbat edeceğimiz gibi, Mutlak Varlığın mevcûdiyeti ve İminin (şevki tabiî) oluşu keyfiyeti karşısında (İmân-ı gaybî) den başka çâre yokdur.

İmanın bu suretle bir (aksiyon=müteârife) şeklinde kabulü, müsbet ilimler karşısında tereddütlü bir durum arzetmesi keyfiyetinin, şübheleri izâle etmek üzere, izahı gerekmektedir. Bir mevzuun müsbet ilimlerce tedkîk edilebilmesine, onun mütearifeler üzerine bina edilmiş olması keyfiyeti tenakuz teşkil etmez. Çünkü müsbet ilimlerin en mutlak şubesi olan riyâziye, bilhassa (aksiyon=müteârife) ler üzerine müesses bir ilim şubesidir. Ancak müsbet ilimlerde, bir ilmin mütearifeler üzerine bina edilmiş olsa da, muhakkak o ilmin seyir ve intizâmında, mantık, bütünlük ve insicam ahengi aranır. Müsbet ilim metotlarının en mühim noktası olan bu keyfiyet, Kur’ân-ı Kerîm’de diziliş bakımından en göze çarpan hakîkatdir. Biraz evvel zikretdiğimiz veçhile Kur’an, (îmân-ı gaybî) yi bir müteârife olarak emretmekle beraber, daha sonraki bahislerinde îmâna mütedâir mantık ve mâna ahengini fıtrî bir diziliş hâlinde sunar. İşte biz de, bu eserimizde gerek müsbet ilimlerde ve gerekse Kur’an-ı Kerîm’de mevcüt bu esas nizâmı ta’kîb edeceğiz.

Sıdk-u ihlas mes’elesine gelince; bir ilmin esas hakkındaki müteârifesi nasıl münâkaşasız kabul edilirse, Allah ve Din müessesesinin esas müteârifesi olan îmân’ı da HAK olarak kabul ve O’na münâkaşasız teslim olma keyfiyetine (Sıdk) diyoruz. Okuyucularımıza, bir riyaziye örneği ile bu hâli açıklamak isterim: (öklid) hendesesinin tedkikine başlayan bir insana «Bir hatta, karşısındaki noktadan bir tek muvazi (=paralel) çizilebilir.» müteârifesi sunulduğu zaman, bunu aynen kabul etmesi şarttır. İsbat keyfiyetine giderse, bunu yapmasına imkân olmadığı gibi, bir radyo bobini dahî saramaz.

Yalnız sırası gelmişken mühim bir noktayı tekrar tebârüz ettirmek isterim : Yukarıda bahsettiğimiz hendese misâlindeki müteârifenin aksini isbat edemeyiz. (İman) ise, aksi ispatına imkân olan, buna karşılık yazılarımızın müteaddit yerinde; Garp metodlarıyla da, lehinde binlerce mantık ve doğruluk delili bulunduğunu belirttiğimiz bir (müteârife) dir.

İhlâs; Sıdk bahsinde îmân’ı bir müteârife kabul etmiştik. Bu, bir insanın hendeseyi öğrenmesi gibi, ihtiyârî değildir. Mecbûri bir mütearifedir. Çünki îman keyfiyeti, bir (şevki tabiî) dir. İşte hiçbir korku ve menfaat kaydının te’sîrinde olmaksızın, içinden gelen ALLAH duygusuna en ufak bir memnuniyetsizlik payı katmadan, (itaat idraki) ne (İhlâs) diyoruz. Sıdk-u ihlâsın bu şekilde tezahüründen sonra devamlı kalabilmesi, (înûûn-ı zevki) ile mümkündür. Bu da yine, Kur’ân-ı Kerîmin beyânı veçhile, (Hakkel- yakîn) e yaklaşma babında; İmâm-ı Gazali’nin de’diği gibi :

«Fikrin karşımıza dikdiği şübhe kurtlarını teker teker ifna, etmekle miimkin olur. Hattâ zekâ, sonunda, kendisini de ifna eder.»

Bu yolda aynı hükmü, daha kaba hatlariyle (Paskal) da vermişdir:

«Zekânın, son merhaledeki en güzel karârı kendisini ifna etmekdir.»

Şimdi bu bahse dâir, İslâm’daki mühim bir kaideyi açıklıyacağım :

İslâmda îman bir (kompleks) halindedir. Yânî, bir insanın islâm olabilmesi için, yalnız Allh’a îman etmesi kâfî değildir. Gerek Kur’ân-ı Kerîmde, gerekse Kur’âna hasseten muhatap Fahr-i Kâinatın kudsî hadîslerinde beyan olunduğu veçhile, îmân’ın (altı) mühim şartı vardır. Bir İslâm, yukarıda beyan olunan, bütün sıdk-u ihlâs evsâfını (altı) şarta birden tatbîka mecburdur. Bu altı unsur şunlardır:

  • ALLAHA İMAN
  • PEYGAMBERE ÎMAN
  • KADERE ÎMAN
  • AHİRETE ÎMAN
  • MELEKLERE ÎMAN
  • KUR’ÂN VE KİTAPLARA ÎMAN…

Âmentümüzün meali :

ALLAH’a, Meleklerine, Kitaplarına, Resûllerine, Kıyamet gününe, Kadere ve Hayr ile şer her şeyin ALLAH’dan geldiğine, öldükden sonra tekrar dirileceğime imân ederim.

(ALLAH’dan başka ilâh olmadığına ve MUHAMMED’in —Salât ve selâm ona olsun— «O» nun kulu ve Resûlu olduğuna şehâdet ederim.»)

(Devamı var)

Bu yazı Onkolog Dr. Haluk Nurbaki, İslamın Nuru (01 Eylül 1952, Sayı: 17) Dergisinden alınmıştır.

About Author /

Hizmetleri yurt sınırlarını aşmış; ilîm ve mânâ konferansları ile insanlığa hizmete koşmuş, bu yolda son nefesini vermiş ama son noktayı koymamıştır. Bu gönül sevdasının ışığını; nuru ile yol bulanların gönlünde ve eserleri ile yansıtmaya devam ediyor ve edecektir.

Start typing and press Enter to search