İlim Özgürlüğü

Yüce Peygamberin Temel Mesajları

Yüce Peygamberin Temel Mesajları

Yüce Peygamberimizin yeryüzüne getirdiği nimetlerin en önemlilerinden bir tanesi de, ilme kazandırdığı hürriyettir. Efendimizin yeryüzüne teşrif ettiği anda, ilim hemen hemen bütün toplumlarda milletlerde büyücülükten farklı bir olay değildi. Bu yüzden de ilim adamları devamlı surette eleştirilip, ilimlerini saklamak zorunda bırakılırdı. Bazı siyasi otoritelerdin adamlarının bilgilerinden yararlanır sonradan da icabında ortadan kaldırırlardı. Böylece ilim, hem sır olma hüviyetini taşıdığı için yaygınlaşmadı hem de yeni talepler olmadı. Yani ilme rağbet etmek tehlikeli bir olay halinde sürdü gitti.

İşte Yüce Peygamberimizin, dinimizi yaymaya başladığı zaman, Allah’ın emriyle, “İlmin kadına ve erkeğe, farz” edilmesi ve bunun diğer insanlara öğretilmesi ilkesi ilim dünyasına yeni bir hayat kazandırdı.

Fahri Kâinat Efendimizin ilim hakkında pek çok emirleri vardır. Yani ilmin yaygınlaş­tırılması, ilmin öğrenilmesi konusunda fevkalade önemli emirleri vardır. Bu emirleri birkaç yönden incelemek gerekir. Mesela, “İlim Çin’de dahi olsa gidip alınız ve öğreniniz” buyurmuştur. Bunun anlamı şudur. Yani bir Müslüman icabından Çince’yi de bir ilim olarak öğrensin, çünkü bilginin her türü Cenab-ı Hak’kın öğrenilmesini emrettiği bir tarz ibadettir.

Bu tabii, o zamana kadar duyulmuş, görülmüş bir şey değildi. Yani, inanan bir insanın ancak kendisine ait bilgilendirilmesi hoş görülebilirdi. Her türlü bilgiyi edinmenin, her türlü bilgiyi kazanmak için çalışmanın farz edilmesi, yani bir emir şeklinde anlatılması Fahri Kâinat Efendimizin ilme getirdiği büyük patlamayı doğurdu. Bu emir öylesine önemliydi ki, o güne kadar ilimlerini saklayan insanlar Yüce Efendimizin emirleri istikametinde öğrendikleri her şeyi başkasına, naklediyorlar ve böylece ilim kısa sürede yaygınlaşıyordu.

Bugünkü İslam dünyasının ilimden uzak bir görüntüsüne bakılarak, “Peki hani, netice nerede?” diye sormamak lâzım. Çünkü ilmin temelinde İslamiyetin getirdiği katkıları insaf ile tek tek seyretmek gerekir. Şöyle ki, bugün teknoloji ve müspet ilimlerin temelinde üç Önemli bilim cinsi yatar. Bunlardan bir tanesi matematiktir, bir tanesi fizik ve kimyadır bir tanesi biyolojidir. Bu üç bilim dalındaki gelişmeler, bu üç bilim dalındaki aşamalar bugünkü uygarlığı, teknolojiyi ortaya koymuştur.

Tabiatın içinde

Acaba bu ilimler nasıl doğmuştur, menşeileri nedir diye baktığımız zaman hayretler içinde kalacaksınız. Çünkü modern biyoloji bildiğiniz gibi insan sağlığı ile hayatın arasındaki ortak çizgileri bizzat tabiatın kendi şartları içerisinde inceleme sanatıdır. Ve bu sanatı ilk defa getiren bilindiği gibi İbni Sina’dır. Ama İbni Sîna, bunları kendiliğinden icad ederek, yüksek zekâ veya dehası ile ortaya koymuş değildir. İbni Sina‘nın yirminci asra kadar Paris Tıp Fakültesi’nde temel ders olarak okutulan “Kanunname” isimli eseri tamamıyla Yüce Peygamberimizin sağlık konusunda, tıp konusunda verdiği emirlerin özetidir. Yani aslında farkında olarak veya olmayarak Paris Tıp Fakültesi’nde Efendimizin hadisleri okutulmuştur, İbni Sina‘nın tıp kitabı diye…

Bunlardan örnekler de verdiğimiz zaman ne kadar haklı olduğumuzu göreceğiz. Mutluluk çağında yani Efendimizin yaşadığı çağda, bütün hastalıklar aşağı yukarı ya büyücülerin ya birbirinden farkı olmayan bir takım cin ile ilgili konuların ve yahut da duaların insafına terk edilirdi. İlk defa, Fahri Kâinat Efendimiz sağlık konusunda kendisine sorulan her sorunun mutlaka tabiatta mevcut bir ilaçla veyahut bir madde ile giderilmesi gerektiğini gösterdi. Yüce Peygamberimiz huzuruna gelip de bir kimse bir derdi hakkında soru sorduğu zaman git şu duayı oku demedi. Tam aksine o zamanın mevcut bitkisel ilaçlarını tek tek tavsiye etti. Bu o kadar geniş bir uygulama alanı buldu ki, sırf Yüce Peygamberimizin bitkileri tavsiye ederek ortaya koyduğu bir nevi bitkiye dayalı tedavi konusu, “Tıbb-ı Nebevi” diye ayrı bir kitap haline getirildi. Yani bütün bitkilerin hangi hastalıklara iyi geldiğini Efendimiz o günün şartları, o günün ölçüsü içerisinde bütün insanlara öğretti.

Bu dış görünümü bakımından çok önemli yanı farkedilmeyen bir uygulamadır. Çünkü insanların dertlerine birtakım hayali çarelerin arandığı bir devirde Efendimizin hem de bir Peygamber hüviyetiyle çıkarak, “Hayır… Dertlerinize ancak tabiatın kendinden Cenab-ı Hak’kın verdiği şifalardan yararlanarak çare bulursunuz” demesi işte İbni Sina’ya temel olan, uygulamalı biyolojiye dayanan tıbbın gelişmesine vesile oldu.

Yine, o çağda aşırı sıcak nedeni ile hemen hemen pek çok kimsede kronik konjoktivit, buna bağlı olarak da körlükler meydana gelirdi. Efendimiz bir gün, gözleri kızarmış kronik konjoktivitli bir sahabeye dönerek, “Bir Müslümanın gözünün hasta olması çok ayıptır. Ben sana bir ilaç tavsiye edeyim” buyurdu. Bu ilacı da aynen şöyle tavsiye etti, “Bir mantar alınız. Rutubette küflenmeye bırakınız. Küflendikten sonra elinize aldığınız şişi ateşte iyice kızdırıp beyaz renge kadar ısıttıktan sonra soğumasını bekleyiniz ve o küflenmiş mantarın içine sokunuz. O şişe yapışan küfleri gözünüze sabah akşam çekiniz.”

Ve dolayısı ile ondört asır evvel ilk defa antibiyotikli bir göz ilacını tatbik etti. Yüce peygamberimizin ilme getirdiği bu gerçekten büyük ve reform kelimesinin az kalacağı büyük bir inkılâp, büyük bir patlama kısa bir süre sonra bütün İslam hekimleri içerisinde yaygınlaştı. Ve tecrübi biyolojiye dayanan tıp, İslamiyetin özellikle ilk yıllarında Fatih devrine kadar olan devirde bütün dünyada örnek olacak seviyelere ulaştı.

Bunun bir örneği de, yeryüzünde ilk tıp fakültesinin Kayseri’de Selçuk devrinde Gevher Nesibe tarafından açılmış olmasıdır. Tecrübi biyolojiye dayanan tamamıyla hasta hekim ilişkisini bir tarz dini eğitim haline getiren bu tıp fakültesi uzun müddet İslam ülkelerine hekim yetiştirdi. Bu hekimler bilahare birbirine eklene eklene Fatih devrindeki tıp medreselerinde öğretim görevliliği yaptılar.

İbadetlerdeki hikmet

Şu halde, modern biyoloji, temelini tamamen Efendimizin getirdiği, hastaya tabiatın kendi koşulları içerisindeki ilaçları uygulamak prensibini bu sayede buldu. Bunun başka bir ilginç örneği Efendimizin ibadetlere getirdiği tarzlardır. Gerek abdest gerek namaz, gerçi bunlar Kur’an emirleridir ama Efendimiz bunların ayrıntılarını tespit etmişlerdir. Kur’an “Namaz kılınız” dedikten sonra namazın nasıl kılınacağını efendimiz anlatmıştır. Kur’an’ın “Abdest alınız” emri de her ne kadar kolların ve ayakların yıkanması belirtilerek verilmişse de yüzün kulakların boynun, yani bütün memfatik sistemlerin yani korunma sisteminin tek tek merkezlerinin seçilerek abdestin çok ileri derecede sağlık verici bir sekile sokulması da efendimizin tanımıdır. Binanaleyh Efendimizin tıp konusundaki getirdiği temel ilkeler bugün biyolojinin inkâr edemeyeceği kadar net, sağlıklı ilkeleridir. Gerçi biz bunları yıllar boyu içerisinde kaybetmişiz, sonra bulmak istiyoruz ama… Mesela düşününüz ki, batı yüz sene öncesine kadar ne yıkanmayı ne yüzünü yıkamasını bilirdi. Yüzünü yıkamak için aynı kovadaki suya yüzünü çarpardı. Ondört asır evvel suyun altın olduğu bir çağda Yüce Peygamberimiz, “El değmiş suyla da yüzünü yıkayamazsınız, tertemiz suyla yüzünüzü yıkayabilirsiniz” buyurmuştur.

Şu halde tıp insan sağlığı açısından, Yüce Peygamberimizin gerçekten bugünün tıbbının, bugünün bilgilerinin temeline en büyük inkılâbı koyduğu kaçınılamaz bir gerçektir.

Bu misaller arasında bence çok çarpıcı olan, iki örneği daha göstermek istiyorum.

Bunlardan bir tanesi, Yüce Peygamberimizin o güne kadar iyice tanımlanamayan, bilinemeyen veremlilere yaptığı uygulamadır. O çağda veremliler hep evlerin kuytu köşelerine hapsedilirdi. Bu nedenle de hastalık mütemadiyen yayılıyordu. Hâlbuki Yüce Peygamberimiz böyle bir hastayı tespit ettikten sonra bunu çobanların yanına gönderiniz devamlı süt içsin ve hiç eve girmesin hep dağda kalsın buyurarak pravantoryumun, sanatoryumun ilk temel ilkelerini getirmiştir. Bunun yanında efendimizin cüzzam hakkındaki uygulamaları, kolera ve veba hakkında uygulamaları akıllara durgunluk verecek mahiyettedir.

Karantina gerçeği

Mesela “Kanunname-i Tıb“ında İbni Sina‘nın tavsiye ettiği, “Koleralı bir yerde iseniz ordan çıkmayınız, koleralı yere girmeyiniz” kaidesi doğrudan doğruya bütün hadis kitaplarında bulunan bir hadisidir. Yani karantinayı tanımlayan, net tanımlayan Yüce Peygamberimizdir. Tanıtımda doğrudan doğruya net bir şekilde “Koleralı yere girmeyiniz, koleralı yerden çıkmayınız” cümlesini kullanarak karantinanın ana prensibini koymuştur.

Nitekim 7-8. yüzyılda olan ilk kolera salgınında Çin’de Hindistan’da ve Avrupa’da, yani Ortadoğu’nun sağında ve solunda milyonlarca insan öldüğü halde sayılamayacak kadar az bir miktarda Müslüman koleraya yakalanmıştır. Efendimizin ilkelerini uyguladığı için.

Bu yalnız tıp görüntüsü, bugün tıbbın teknolojinin temelini teşkil eden, matematik ve özellikle cebir, Horosanlı Cabir tarafından keşfedilmiş bir bilim dalıdır.

Horasanlı Cabir aşağı yukarı Efendimiz, Yüce Peygamberimizden 120-150 sene sonra yaşamış bir Türk-İslam bilim adamıdır. Ve Efendimizin torunlarından Cafer-i Sadık‘tan ders alarak matematik öğrenmiştir. O güne kadar geometri az çok Mısır’da, eski Yunan’da bilindiği halde cebir bu ülkelerin hiç birinde bilinmiyordu. Yani bilinenlerle bilinmeyenleri çözme yolu diyebileceğimiz cebirin ikinci dereceden denklemleri dâhil, iki bilinmeyenli denklemleri dâhil, bunların çözümlerine mesnet olarak matematik kuralları dâhil doğrudan doğruya Cabir tarafından kurulmuştur. Nitekim, Fransızlar Cabir“in el yazması kitabını ele geçirip Fransız Tıp Fakültesi’nde Aljebir diye okutmuşlardır ki doğrudan doğruya “Cabir İlmi” anlamına gelmek­tedir. Ve matematiğin içine cebirin girmesi “Bilinenlerle bilinmeyenlerin bulunması“nın metodunun girmesi, modern fiziğin, dolayısı ile de teknolojiinin temel sırrını çözmek yerine geçmiştir. Yani, teknolojinin temelinde cebir bilimi olmasaydı kim bilir kaç asır daha geride kalmış olacaktı.

Yine, fiziğin net kanunlarını 950 sene önce yaşamış Biruni bütün optik fiziğin kanunlarını, mekanik fiziğin kanunlarını koyarak getirmiştir ki, bunların hepsi Efendimizin emri istikametinde İslam kültürünün yahut Türk-İslam sentezinin yetiştirdiği kişilerdir. Bunları tespit ettiğiniz zaman ilmin Efendimiz zamanında yaptığı büyük inkılâbın asıl bugünkü müsbet ilimlerin temeline nasıl ana temel taşları koyduğunu görmemek mümkün değildir.

Mutlaka öğrenmek

İlmin bu hüviyetinin yanında en önemli hüviyeti İslamiyetin “İlmi mutlaka etrafına öğretme” zorunluluğu ilkesidir. Tabii Osmanlıların son çağında Avrupa, gerek İbni Sina’nın gerek Biruni‘nin gerekse Horasanlı Cabir‘in kitaplarını ele geçirdikten sonra bu bilgi sahalarında daha çalışarak daha genişleyerek bilime sahip çıkarken, Osmanlı İmparatorluğu’nun son 300-400 yıllık çağı içerisinde dinden kopmuş, kalıplarında hapsolmuş bir toplum haline gelmişiz. İlmin kadına erkeğe farzlılığını unutmuşuz. Bunu görmezlikten gelmişiz. Ve bunun cezasını da tabii bütün âlem-i İslam belli bir süre içerisinde çekmiştir.

İlmin bu hüviyetinin ardında gizli olan bir başka sır daha vardır. Kur’an’ın özellikle fizik ve astro fizik sahasındaki büyük hikmetleri kapsamış olmasıdır. Yani, İslamiyetin başlangıç yıllarında, ilk 500 yıllarında müspet bilgilerde bu kadar gelişmiş olması, bu bilgilerin temelini atmış olmasına rağmen arada geçen şu yıllar içerisinde İslam dünyasının belli bir ölçüde müspet bilgiler düzeyinde özellikle geri kalmış hüviyeti, önümüzdeki yıllarda Kur’an ayetleri ile zihinlerde ve fizik felsefesinde ortaya çıkacak geleneklerle Efendimizin getirdiği ilim inkılâbının en önemli maddelerinden birisi olacak.

Efendimizin yeryüzüne getirdiği yeniliklerin, nimetlerin mesajların en önemlilerinden bir tanesi de ahlaka getirdiği reformdur. Efendimiz yeryüzüne teşrif edene kadar ahlak bir takım kimselerin adeta bahşişi gibi, zengin kişilerin lütfen yaptıkları bir jest gibi yahut da hareket kabiliyetini kaybetmiş adamların, bir takım insanların suskunluğu, pısırıklığı, usluluğu, zihinsizliği gibi telakki ediliyordu. Ve yeryüzünde o gün yaşayan toplumların hepsine hâkim olan kanaat buydu. Efendimiz yeryüzüne teşrif ettikten sonra ahlakta büyük bir inkılâp yaptı. Ahlakın “Allah’ın istediği biçimde yaşamak” demek olduğu ilkesini ortaya koyduktan sonra karşılıklı uygulamaların ahlakı olabileceğini, yani çift görüntülü bir takım davranışların ahlakı olabileceğini gösterdi. Yani, merhametin yanında cesaretin beraber yaşadığı zaman ahlak olacağını, zalime karşı cesur, zavallı ve kimse size karşı merhametli olmanın gerektiği ilkesini getirdi. Böylece bir insanın silikliği, korkaklığı ahlak olarak gösterme çizgisinden fırlayıp çıktı. Eğer bir insan, Efendimizin koyduğu bu ilkenin tersini yaparsa zalim sayılırdı. Yani, fakire karşı cesur, güçlüye karşı merhametli davranırsan sen zalimsin dendi bu insana. Çünkü Efendimiz, fakire karşı kimsesize karşı merhametli, güçlü olana ve zalim olana özellikle karşı cesur olmayı emrediyordu. Bu alternatif ahlak o kadar önemli ilkeler getirdi ki aşağı yukarı yüz civarında ilke bu şekilde iç içe ahlak kaidesi olarak yerleşti. Tabii uzun yıllar İslam eğitimi, iyi yetişmemiş kurumlar tarafından gölgelendi. Ama biz Efendimizin getirdiği bu ahlak ilkelerini, hem İslam düşünürleri velilerden öğreniyoruz hem de Efendimizin uygulamalarından.

Ahlak kavramı

Mesela bir örnek de, cesaret ve merhameti iffet ve neşe. Efendimiz İffet adına bir köşeye çekilip büzüşmenin değil, yerinde neşeli olmak lazım geldiğini de gösterdi. Yine, o güne kadar, hiç akla gelmeyen bir hadisenin çok büyük bir ahlak olduğunu gösterdi. Mesela vatan uğrunda ölmek, Allah inancı uğrunda ölmenin çok büyük bir ahlaklılık olduğunu gösterdi ki böylece ahlaklıyım diye kendi kendini kandıran insanları bu sahte ahlak kalıbından sıyrılmalarını hakiki ahlakın oturmasını sağladı. Bunun uygulamasını bizzat Asrı Saadette yaşayan insanlar üzerinde yaptı. Mesela Hazreti Ömer’in cesaretini şiddeti yanında korkunç bir merhamet potasında eritti. Hazreti Ömer savaştaki bütün cesareti ve şiddetine rağmen yaşlı bir İslam hanımının karşısında tir tir titrerdi. Çünkü o “Ömer bunu yanlış yapıyorsun” diyebilirdi, işte ahlaka getirilen bu kavram aslında bugünkü yeryüzünde bütün insanların aradığı ahlak kavramıdır. Özellikle Marksist görüşler, ahlakın değiştiğini, bazı telakkilerin de deği­şeceğini söylerler. Hâlbuki Cenab-ı Hak’kın koyduğu ahlak kaidesi değişken bir ahlak de­ğildir. Tam aksine her yanıyla hayatta yaşanan bir ahlaktır. Verdiğimiz misaller gibi vatanı için ölmesinden tutun da, çalışmaya kadar ahlakı simgelemiştir. Mesela, bir kimsenin tembellik göstermesi ahlaksızlıktır. Bunu ilk defa Efendimiz getirmiştir. Bir insanın dürüstçe çalışması ahlaklılıktır, bunu da Efendimiz getirmiştir. Bir insanın sıradan bir ticaret yapması, kimseyi aldatmadan ticaret yapması bir ahlakı ibadettir. Bunu Efendimiz imanı ahlak olarak tanımlamış. Yani bir yaşamın ahlakı vardır, birde imanın ahlakı vardır ki. Ki imanın ahlakı ikidir. Birisi namaz, birisi infak… Daha evvelki kitaplarımızdan hatırlayacağınız şekilde Efendimiz kuru kuruya ben ahlaklıyım diyenlere, “Kaç kişiye iyilik yaptın. Getir sırala bakalım… Ahlak budur” diyor… “En büyük ahlak intaktır göster bakalım ahlaklılığını” diyor.

İşte ahlaka getirilen bu reform, aslında belli bir çağda bütün Türk-İslam toplumuna hâkim olup da barınan toplumlar içinde, yani Selçuklular ile Osmanlılar’ın ilk devrinin içerisinde görülmüş. Zaman içerisinde kaybedilmiş bu ahlakı bir gün mutlaka bu beşeriyyet bulacak. İnsanlık yaşamın ahlakla olan ilgisini bütün ayrıntılarıyla Efendimizin anlattığı biçimde anlayacaktır.

Efendimizin ahlaka getirdiği, bu kavramların en çarpıcı örneklerinden bir tanesi Bedir Harbi sırasında görülmüştür. Şöyle ki Bedir Harbi’ne Yüce Peygamberimiz yerden gökten savaşçı ararken savaşın başlamasına çok kısa bir süre kala 8-10 tane Müslüman gelerek Efendimize savaşa girmek üzere hazır olduklarını söylediler. Efendimiz, “Nerde kaldınız nerdeyse savaş başlayacak dedi. Bunun üzerine o gelen kimselerden birisi dedi ki, “Biz aslında düşman eline esir düştük. Ordan kurtulduk, onun için geciktik” dediler. Bunun üzerine Efendimiz, “Peki nasıl kurtuldunuz dedi. “işte içimizden birinin bir akrabası vardı. Biz o akraba vasıtası ile biz savaşçı değiliz. Sadece surdan geçiyorduk” dedik. Onlar da, “Peki madem ki siz savaşçı değilsiniz, savaşmayacağınıza söz verin sizi bırakalım dediler ve bizi bıraktılar” dediler. “Siz söz mü verdiniz savaşmayacağınıza dedi Efendimiz. “Evet” dediler. “Derhal Medine’ye dönün’ dedi. “Aman ya Resulallah, az asker var” dediler. “Hayır. Ben bu savaşı yeryüzüne ahlak getirmek için yapıyorum. Temeline ahlaksızlık koyamam” dedi.

Bu çarpıcı örnek Efendimizin bizzat yeryüzüne ahlakı getirirken ne kadar titiz davrandığını gösteriyor. Ve Efendimiz bu yüzden savaşın kaybolacağını bile düşünse ahlak çizgilerinin çiğnenmemesi gerektiğini, bütün kendinden sonra gelen İslamlara fevkalade nefis bir örnekle anlatmış oluyor.

İşte Efendimizin inançtan sonra insan için en çok lüzumlu olan insan ahlakına yerleştirdiği ilkeler… O kadar net o kadar derin hatlar meydana getirdi ki bu ilkeler ilerde özellikle Selçuk Müslümanlarında Osmanlıların ilk dönemlerinde düşmanına bile saygılı olmak, hakkını yememek ilkesini getirdi. Bir düşman toprağını işgal ederken, savaş ederken yediği üzümün parasını asmaya asan insanın ahlakı, işte Efendimizin getirdiği bu ilkelerden kaynaklanmaktadır.

Dört halife devrinin çağlarından bir tanesinde İslam orduları Bizans toprakları içinde bir kasabayı ele geçirdiler. O kasabada vergi topladılar. Bir süre sonra savaşın tabiyeti icabı o kasabayı terk etmek lazım geldi. İslam kumandanı şehrin muhtarını çağırdı, “Sizden topladığımız para şudur. Kimden ne kadar para aldıysanız iade edin” dedi. Muhtar şaşırdı, “Bu ne biçim iştir. Siz bizi işgal ettiniz. Bir tarz haraç topladınız” dedi. “Hayır, bizim sizden topladığımız para sizin bu kasabanızı imar etmek içindi. Yıkık yerlerinizi yapmak, açlarınızı doyurmak içindi. Ama şimdi bu kasabayı terkediyoruz. Binaanaleyh bu para bizim için haramdır” dedi. Böylesine bir ahlakı ve ilkeyi askerlerine yerleştirdiği için de Suriye’nin fethine, görünüşte Hıristiyan olup da gerçekte zulmü temsil eden rejimlerin İslamiyet karşısında adım adım gerilemelerine ve bir çok kasabaların buna benzer öyküler karşıcında, “Aman bizim zalimler yerine tek Müslümanlar gelsin burda otursun” demelerine sebep oldu. Bu ahlakî yumak öylesine yuvarlandı öylesine güzelleşti ki Türk-İslam motifi içerisinde bambaşka pırıl pırıl Selçuk toplumunu yarattı.

• Bu yazı Onkolog Dr. Haluk Nurbaki, Günaydın Gazetesi Ekleri, Yüce Peygamberin Temel Mesajları kitapçığından alınmıştır.

About Author /

Hizmetleri yurt sınırlarını aşmış; ilîm ve mânâ konferansları ile insanlığa hizmete koşmuş, bu yolda son nefesini vermiş ama son noktayı koymamıştır. Bu gönül sevdasının ışığını; nuru ile yol bulanların gönlünde ve eserleri ile yansıtmaya devam ediyor ve edecektir.

Start typing and press Enter to search