Hayatın Mükemmelliği

İnsan ve Hayat

İnsan ve Hayat

Hücrenin program sırrını, dolayısıyla insanda sembolleşen yaratılış hikmetini iyi sezmek için çanlıları mutlaka bir bütün halinde görmek gerekiyor. Bitkileri ele alalım.

Bitkiler yapraklarıyla oksijen veriyorlar. Böylece arz atmosferini sabitleştiriyorlar. Bitkiye bu oksijenin doğrudan bir faydası yoktur. Bir bitki bir günde imal ettiği oksijenin ancak 2-3 yüzde birini tüketir. Bu ürettiği oksijen aslında atmosferi sabit tutma gayretine dayanır. Bir o kadar hassas bir mekanizmadır ki, adeti ormandaki her ağaç. Bahçenizdeki her yaprak bacanızdan tüten dumanın havaya kattığı karbon dioksitini kompüterize bir sistemle indirgemeye mecburdur. Yanan her bacanın hesabı bu bitki yaprakları tarafından yapılıyormuşçasına belli bir denge otomatik olarak teşekkül eder.

Tersini düşünün: Eğer bitkiler alabildiğine oksijen üretse, diğer canlılar bu oksijeni aynı hızla kullanmasa, arzın atmosferi oksijenle dola dola kendiliğinden alev alır. Fakat bu derece programlı bir denge tabiattaki her bir ferdi içine alan ortak bir sisteme bağlı olduğundan, herhangi bir yerde aksama bahis mevzuu değildir.

Ateist düşünce sisteminde insan kendisini tabiatın üstünde, yakan, yıkan, istediği düzeni bozabilen birisi sanır. Kendi bilgisi ve teknolojisiyle tabiata hükmedebileceğini düşünür. Nitekim DDT geliştirildiği zaman, evrimciler, evrim ağacının dibinde gördükleri, böcekleri’ toptan yok ederek rahata kavuşacaklarından emindiler. Fakat çok geçmeden görüldü ki, bir ormanda yahut bir tarladaki canlı dengesi, bir noktasından bozduğunuz zaman toptan yıkılmaya varacak kadar hassastır. Çünkü bu tam bir kompüterize sistemdir. Nasıl ki, bir elektronik beynin bir fazındaki bir devre yandığında elektronik beyin hiçbir netice çıkarmazsa, o bölgedeki denge aynı akıbete uğramaktadır. Fakat hikmetin inceliğine bakınız ki, DDT’yi kullandıktan yirmi yıl sonra meydana gelen sinekler, hiçbir genetik değişikliğe uğramamış olmalarına rağmen, DDT’nin tesir ettiği sinir sistemlerini ifraz ettikleri bir sıvı ile korumaya başladılar. Bu sıvının terkibini bugün kimya fabrikalarında bilmek, bulmak mümkün değildir. O kompüterize sistem kendisini devam ettirmek, o böcek kendi hayatını devam ettirerek insana sunulmak üzere hazırlanan bir elmanın çiçeğini ilkah edebilmek için hayatta kalabilmek gayreti içerisindedir. Bunun içinde, güya insan zekasıyla bulunmuş, kendisini öldürecek çok büyük bir silahın karşısında yirmi yıl içerisinde hiçbir genetik değişiklik yapmadan, kendi programlarını değiştirmeden, sırf kendi sinir kılıflarının içerisine koyduğu bir sıvı vasıtasıyla DDT’ye karşı direnç kazanmıştır. Öyle ki, bir biyoloji uzmanı karasineği DDT tüpünün içerisine koymuş, sinek orada dans ederken fotoğrafını çekmiş, “20 sene sonra DDT’nin kepazeliği” diye altına yazı yazmıştır! Canlılık dediğimiz hadisede birbiriyle sembolleşen, haberleşen, birleşen öyle bir sistem ve bu sistemin içerisinde öyle bir bütünlük vardır ki, bu bütünlük adeta hepimizin bir uzvu gibidir.

Elmamızı tohumlayacak olan sineği bizim korumamız gerekirken, biz onu yok etmeye kalkıyoruz; ama genel canlı programı o sineği koruyacak bir mekanizmayı, insan dehasının şimdi çözemediği gibi muhtemelen ileride de çözemeyeceği kadar güçlü bir sistem içerisinde ayarlayıp bulmaktadır.

Yavruları ancak canlı besinle beslenebilen bir cins Afrika arısı vardır. Bu Afrika arısı eğer kendi yavrularını canlı bir vasata koymazsa yavrular ölür. Fakat arı bu problemi, alt edecek şekilde programlanmıştır. Gider, bir çekirgeyi kanadının arasından sokar. Soktuğu zaman normal olarak insana akıttığı, kadar zehirini akıtsa çekirge ölecektir. Ama çekirgeyi 15 gün baygın tutmaya yetecek bir doz zehir akıtır! Sonra’ yumurtalarını çekirgenin kanatlarında bırakır ve uçup gider: Bilmektedir ki, 15′ gün boyunca yavrular çekirgenin kanadının altında canlı besinle besleneceklerdir. Yavrular uçacak hale geldikten sonra, on beşinci günde çekirge ya ölür yahut yaralı olarak kendine gelir. Bu arının zehirinin dozunu hesap edebilmesi için en azından biyokimya mütehassısı olması lazımdır. Yavruların canlı bir vasatta ürediğini bilmesi için de .ayrıca biyoloji ihtisası gerekir. Bu iki sistemi arının beynindeki bir hücrenin kimyevi yapısına bağlamak gülünç olur. Bu bir program meselesidir. Arının yavrusunu nasıl üreteceği, ne kadar zehir salacağı programlanmıştır. Bu Yaratıcının bütün kâinata hükmeden külli hikmet ve iradesinin eseridir.

Hücrenin temsilcisi bir mikrop olan Coli basilinin bir cinsine radyoaktif azot verilmiştir. Basil bu azotu bir aminoaside bağlamıştır. Normal olarak mikrobun bunu alıp, endi genetik şifresine bağlaması gerekirdi. Fakat yapılan deneyler göstermektedir ki, önüne gelen binlerce aminoasit arasından radyoaktif azot taşıyan molekülü teşhis etmekte ve bunu genetik şifresine almamaktadır. Vücuduna aldığı ve bağlı olan proteini kullandığı halde, kendi öz kartına geçirirken, yani çekirdek ve çekirdekçiğine iletirken, bu teşhisi yapabilmektedir. Bugün böyle bir radyoaktif maddeyi kimyevi yolla tesbit edecek hiç bir ünite yoktur. Hiçbir laboratuar radyoaktif maddeyi kimyevi yolla tesbit edemez, ancak fiziki yollarla tesbit eder. Şu halde bir mikrobun kendi laboratuarı içerisinde radyoaktif maddeleri tespit edebilen büyük bir ünitenin olduğunu kabul etmek lazım, gelir. O zaman ateist ve Darwinistlere sormak gerekir: Bu mu iptidai yaratık? İnsanların medeniyetinin ulaşamadığı seviyedeki bir laboratuarı-onların ifadesiyle- beş milyon seneden ben sinesinde taşıyan bu anlıya nasıl iptidai bir varlık diyebilirsiniz?

Mikrop dediğimiz ve daima zararını düşündüğümüz canlılar, aslında tabiatın en büyük ve çalışkan üreticileridir. Yoğurdu düşünün. Allah’ın hikmetindeki inceliğe bakın ki, yoğurtta, mikroba zararlı gelebilecek enzimler vardır. Ama bu enzimler insan için hayati kıymeti haizdir. Bunlar arasında, karaciğerde bile yapılması güç olan birtakım ferment ve enzimler bulunmaktadır. Bu enzimler mikrobun hiçbir işine yaramadığı halde, büyük bir titizlikle, kendisine verilen İlahi ve kudsi bir vazife gibi, hepsini (bilhassa fosfor işlemlerini yürüten ATP enzimlerini) teker teker yaparak. bize sunmaktadır. Bu mikrobun bugünkü en modem bir kimya fabrikasından binlerce kat güzellikte bir ihtişam taşıdığını peşin peşin kabul edebiliriz. Çünkü biz bugün bu ferment ve enzimleri hiçbir laboratuarda yapamıyoruz.

Altını saflaştıran mikroplar vardır. Japonlar bugün radyobiyolojide kullanılan altını saflaştırmak için mikroplardan faydalanmaktadırlar. Çünkü kimya fabrikaları belli bir noktadan sonra altını saflaştıramaz. Meseli yüzde 99,99 saf altın kimyaca elde edilebilir; ama radyobiyolojide net yüzde yüz altın lüzumludur. İşte böyle bir altınını ancak mikrop ayıklayabilmektedir. Altının içindeki antimonu ve kükürdü ayıklayarak yüzde 100 saf hale getirmektedir. Bu, mikrobun kendi menfaati için değil, insanoğluna hizmet için Büyük Yaratıcının sunduğu akıl almaz bir hikmetler mecmuasıdır. Her mikrop bir hücre dizisini temsil eder ve yüz binlerce mikroptan nihayet yüz tanesi hastalık yapar. Bunlardan bir kısmı insan vücudunun korunma sistemini devamlı ayakta tutmakla vazifelidir. Bunlar günlük idi mikroplardır: nezle mikropları bazı stafilokoklar, bazı bakteriler. Bunlar insanın savunma sistemini uyanık tutar. Ama bunların yanında vahim birtakım hastalıkların amili olan mikroplar da vardır: kuduz mikrobu, veba mikrobu gibi. Bunlar da yine bir programın, İlahi kaderin bir neticesinden İlâhi bir şey değildir.

Tekrar mikroplar panosundan bir misal vermek istiyorum. İnsan bağırsağında bir mikroplar flôrası vardır. Bir orman düşünün ki, yüzlerce farklı hayvan var. Bağırsakta. da, bunun gibi bir arada geçinen, birbirini dengelemiş yüzlerce mikrop yaşamaktadır. Ve bu mikroplar sistematik olarak bize hizmet etmektedir. Bir kısmı vitamin yapar, vücudun yapamadığı (asit folik gibi) maddeleri imal eder. Bir kısmı dışkı planındaki zehirli maddeleri ayıklar. Bir kısmı bu zehirli, maddelerin ayıklanmasından sonra vücudun göreceği zararlara mani olacak, mesela gazları giderici faaliyetlerde bulunur. Böylece, birçok cins mikrop, insan bağırsağı içerisinde bir sistem kurmuş durumdadır. Bu sistemdeki denge herhangi bir şekilde bozulduğu zaman insan sağlığına yönelebilecek tehlikeleri saymakla bitiremeyiz. Nitekim bu mikropların nisbetleri apandis bağırsağı dediğimiz kısmın içerisindeki kompüter sistemiyle ayarlanır. Çünkü bu mikroplardan bir kısmı çoğalır, diğer kısmı azalırsa denge bozulur, bütün vazifeler ortada kalır. Bunların üremesini dahi bir kompüter sistemiyle belli bir nisbete almış bir hayati sistem bağırsaklarımızda işlemektedir.

Hücre ve mikropla alakalı bütün bu gerçekler gösteriyor ki, canlılık kesinlikle bir matematik program meselesidir. Canlı yapıtaşında iptidailik yoktur. Ama programda çok değişik hadise vardır. Eğer program, düşünceyi Büyük Yaratıcıya götüren bir sistemse, işte gelişmiş program budur. Bu da yalnız insanda vardır. Bunun dışında hiçbir canlı birbirinden “‘aşağı” veya “yukarı” program taşımaz. Programların hepsi birbirinden güzel, birbirinden sanatkârânedir. Ne bir yunus balığının, ne bir sümüklü böceğin, ne bir otun hücresi, program bakımından birbirine . betle tercih veya reddedilemez. Ancak programların bir tanesinde ayrı bir kudsi değer vardır: Yaratıcısını bulabilen, Onun sanatını hayranlıkla seyredebilen insan programı.

• Bu yazı Onkolog Dr. Haluk Nurbaki, Yeni Asya Yayınları, İnsan ve Hayat kitabından alınmıştır.

About Author /

Hizmetleri yurt sınırlarını aşmış; ilîm ve mânâ konferansları ile insanlığa hizmete koşmuş, bu yolda son nefesini vermiş ama son noktayı koymamıştır. Bu gönül sevdasının ışığını; nuru ile yol bulanların gönlünde ve eserleri ile yansıtmaya devam ediyor ve edecektir.

Start typing and press Enter to search