Göz Mucizesi

İnsan ve Hayat

İnsan ve Hayat

Normal olarak gözün dış yüzeyinden, yani yüzün bulunduğu yerden itibaren kemikle sınırlı yuvasının arkasındaki sinire kadar olan kısmı, bir şekli alıp fotoğraf haline getirme vazifesini görür-tıpkı bir kamera gibi. Bu sistemin nasıl çalıştığını ancak son on yılda doğru dürüst öğrenebildik. Bundan evvelki yıllarda, gözün alelade bir mercekle işleyen bir kapalı kutu gibi olduğu görüşü hakimdi. Ne zaman ki renkli televizyon icad edildi, o zaman anlaşıldı ki, göz içinden çıkılmaz bir sistemdir. Bir gözün nasıl çalıştığını ilmi bir izaha tabi tutmak artık biyologları aşan, fizikçi ve matematikçilerin de iştirakini zaruri kılan bir seviyeye gelmiştir. Renkli televizyonun kullanılabilir hale gelmesi için 15-20 yıl uğraşıldı. Çalışılıyor, araştırılıyor, her türlü imkânlar deneniyor, ancak bir türlü muvaffak olunamıyordu. Bir hadiseyi renkli olarak görebilmek için çeşitli renklerin çok kısa aralıklarla ayrı ayrı nakledilmesi lazımdı. Mesela kırmızı, yeşil, mavi gibi üç rengin titreşimleri ekrana aynı anda gönderilirse bunu görmek mümkün değildir. Çünkü bu titreşimler birbiri üzerine süperpoze olur ve hiçbir şey görülmez. Renkli görünebilmesi için bu üç rengin ekrana fevkalade kısa aralıklarla (takriben saniyenin yüzde biri kadar) gönderilmesi lazım geliyordu. Böyle bir ayarı yapmak ise teknik olarak mümkün değildi. Bu yüzden renkli televizyon gecikti -ta kompüter icad edilinceye kadar- Kompüterden sonra renkleri kısa aralıklarla göndermek mümkün oldu; renkli televizyon da böylece kompüterlerle beraber gelişti. O zaman şu sual ortaya çıktı: Madem üç rengin senkronize olabilmesi için çok büyük kompüter sistemler lazımdır; peki nasıl oluyor da göz, yedi rengi aynı frekanslarda alıyor, fakat beyne farklı frekanslarla naklediyor? Eğer bu frekansların kompüter ayarlarında bir hata olsaydı, renkli görme hadisesi mümkün olmayacaktı. Her şeyi siyah-beyaz bir film seyrediyor gibi görecektik. Bunun sırrı nerededir? Öyle ise, evvela maddeciler tarafından basit bir fotoğraf makinesi gibi anlatılmaya çalışılan gözün yapısına gerçek bir ilmi nazarla bakmamız icab ediyor.

Bilindiği gibi, bir cismin görüntü olarak bir fotoğraf makinesine aksedebilmesi için birtakım fiziki şartlara ihtiyaç vardır. Bunlardan bir tanesi fotoğraf filmidir. Yani, bir filme veya karta ihtiyaç vardır. Bu, ışınlara göre ayrışıma uğrayacak kimyevi maddelere ihtiyaç var, demektir. Böyle bir hadiseyi gözün retina dediğimiz tabakasının yaptığı çok evvelden beri bilinmekteydi. Ama daha mühimi var: Bir şeklin o fotoğraf makinesinde net olarak görünebilmesi için mesafe ayarı, ışık ayarı gibi birtakım ayarlara ihtiyaç vardır. Işığın şiddeti ile mesafe ayarlanmadıkça karşıdaki bir şeklin retinaya veya bir film üzerine aksettirilmesi mümkün değildir. Bir et parçası ile bütün bunlar nasıl yapılacaktı?

Gözbebeği dediğimiz pencere bir fotoğraf makinesinin objektifi gibi açılıp kapanır. Bir pencerenin sabit olmaması gerekir. Böyle bir sistemin organize edilebilmesi için gözbebeğinin kenarında bir tabaka vardır: iris tabakası. Bu tabaka bir kıl inceliğinde minik, esnek adalelerden kurulmuştur. Bir yuvarlağın etrafına gelip yerleşen bu tabaka, kısalmasını veya uzamasını sağlayan müstakil bir sinir ile kompüter sistemine bağlanmıştır. Böylece gözbebeği saniyenin iki binde birine hassas ve ışık şiddetiyle ayarlı olarak devamlı surette açılır, kapanır. Gözbebeğinin bu açılıp kapanmaları sayesinde kör olmayız. Eğer bu mekanizma bozulsa, fazla ışığa maruz bırakılan bir filmin yanması gibi, retina da şiddetli bir ışığa bakıldığında yanacaktı. Zayıf ışıkta büzülmüş halde kalsa, bu sefer de göremeyecektik. Öyleyse, gözbebeğinin ışık arttıkça küçülecek, azaldıkça büyüyecek bir şekilde yapılması gerekir. Ama bu refleks bir defalık fotoğraf çekmeye de mahsus değildir! Doğduğumuz günden ölünceye kadar bu refleksi yaşatmak zorundayız. Bu itibarla, bu kompüter sistemi, ışığın şiddeti ve mesafe üzerine ayarlanma mekanizması otomatik olarak meydana gelecektir. Şekilde de görülebileceği gibi, o minicik kaslar, bize her gün devamlı olarak milyonlarca fotoğraf çektiren bir objektif diyaframı vazifesini görmektedir.

Buraya kadar izah ettiğimiz şey; bir fotoğraf makinesinin ışık veya mesafeye göre ayarı mesâbesindedir; ama bu devamlı, her an çalışan bir ayar sistemidir. Bunun arkasında, ışığı mesafeye göre tam retinanın üzerine düşürecek, seyyar bir mercek de gözün içerisinde olup etten ve hücreden yapılmıştır. Fakat öyle yapılmıştır ki, bu nizam içerisinde hücre hem vardır, hem de yoktur. Yani kendisi görüntü vermez. Eğer hücreler görüntüye iştirak etse, karşıdaki şekille beraber hücreyi de görürüz. Hem hücre vardır, hem şeffaftır, hem de görüntü vermez. Ama o hücre yaşamak zorundadır. Çünkü o merceğin beslenmeye ihtiyacı vardır. O mercek canlıdır; bildiğimiz cam parçası gibi değildir. Uzağa baktığımız zaman hayali retinaya düşürmek için uzayacak, yakma baktığımız zaman kısalacaktır. Ama her seferinde ve devamlı surette lâstik top gibi esnek bir vaziyette çalışacak ve hayali retina üzerine düşecektir.

Göz başka şeyleri görür, fakat kendisini görmez. Şeffaf tabakalar o şekilde ayarlanmıştır ki, bu merceği her tarafa oynatabilirler. Merceğin uzayıp kısalması mümkün olduğu gibi, şişip yassılaşması da da bahis mevzuudur. Göz alelâde bir et parçası olsa, hep astigmat görmemiz gerekirdi. Astigmat göstermemek için, bu canlı mercek her istikamette büyüyüp küçülebilmektedir. Mesafeye ve ışık şiddetine bağlı olarak yapılan bu ayarlamalarla, gelen ışınlar retina dediğimiz tabakaya düştüğü zaman, ışınlar orada evvela kimyevi, sonra elektrikî akıma çevrilerek beyin kartlarında fotoğraf haline getirilecektir. İşte hadisenin en akıl almaz tarafı burada başlamaktadır.

Retinaya gelen yedi rengin yedisi de, şiirler vasıtasıyla ayrı bir senkron ‘halinde beyne’ gönderilecektir. Diyelim ki, karşıda bir metre yüksekte bir cismin fotoğrafı retinaya intikal edecektir. Bu intikal sırasında cismin ışığı, boyası, rengi retinadaki her bir hücreye belli ölçüde akseder. Eğer hücreler, birbirleriyle senkron olarak çalışmasalar, cismi müstakil halde görmemiz mümkün olmaz. O cismi olduğu gibi görebilmemiz için, hücrelerdeki bütün fiziki intikallerin birbiri tarafından kontrol edilmesi lazımdır. Yani, bizi fotoğraf makinesinin arkasındaki gibi tek bir film koymuyoruz, binlerce hücre koyuyoruz. Bu binlerce hücrenin o intibâı alıp ortak bir film nakledebilmeleri için, tamamıyla kompüterize bir sistemin kontrolü vasıtasıyla aralarında senkronize olmaları lazımdır.

Şimdi buraya bir nokta koyuyoruz. Birinci kompüter sistem hücreler arasındaki intikâl işbirliğini sağlamaktadır. İkincisi ise, renkleri senkronize eden kompüter sistemidir. Gözbebeğinde, pupillada, iriste, gözün arkasındaki lenste ve mercekteki kompüter sistemlerin buna, bağlı olması gerekir. Herhangi bir şekilde senkronizasyon gerçekleşmezse, bu intikaller aksayacaktır. İntikallerin aksaması da görmenin temelli ortadan kalkması demektir. Sanıldığı gibi birtakım göz bozukluklarıyla bu kompüter sistemlerinin hiçbir alakası yoktur. Gözün birtakım fiziki kusurları bununla alakalı değildir-bir manada renk körlüğü de dahil. Renk körlüğünde renklerin “renkli” olarak intikali hastadır, senkron bozuk değildir. Beyinden çıkan iki-üç cins ayrı sinirin ortaklaşa meydana getirdikleri bu beşli kompüter sistem herkese Allah tarafından verilmiş büyük bir sistemdir ve otomatik olarak çalışır. Ve bu sistemin arıza yapması da mümkün değildir. İşte, doku hayatını ilgilendiren mühim bir bahse tekrar geliyoruz.

Bütün sistemler, içerişinde her bir hücrenin matematik inisiyatifi vardır. Bu inisiyatif ortaklaşa doku seviyesinde daha da düzgünleşmiş, daha da otomatikleşmiştir. Retina hücresi de bir hücredir, lensteki, iristeki de bir hücredir. Bütün bu hücrelerde farklı olan şey, doğrudan, doğruya verilen matematik programlardır. Başta da, ifade ettiğimiz gibi, hücre DNA ‘nın kimyevi terkipleriyle ölçülemez, “Bu hücrede DNA şu tarafa bakıyor, DNA ‘nın bazıları şöyle değişmiştir de ‘onun için böyle olur” diyemeyiz. İşte, bunun sebebini burada daha iyi anlıyoruz. Bu beş çeşit kompüterize sisteme hikmet eden hücrelerin kimya formülleriyle alâkası yoktur. Bu senkron hadise fizik ve matematik bir hadisedir. Bu da bir hafıza hadisesidir, program meselesidir. Bu, bir ilmin mecburi olarak hücrenin içerisine depo edilmesi hadisesidir. İşte, bir hücre bir programı taşıdıktan başka, böyle beşli bir program sistemine bağlanarak ayrıca bir sistem teşkil ediyor. Belki asıl organ dediğimiz de bir kompüterize sistemdir; onu meydana getiren dokuların hususiyeti değildir. Göze göz hassasını veren nedir? Bu dokuların kompüterize bir şekilde çalışabilmesidir. Eğer bunlar kompüterize olarak çalışmasaydı, göz olmazdı.

• Bu yazı Onkolog Dr. Haluk Nurbaki, Yeni Asya Yayınları, İnsan ve Hayat kitabından alınmıştır.

About Author /

Hizmetleri yurt sınırlarını aşmış; ilîm ve mânâ konferansları ile insanlığa hizmete koşmuş, bu yolda son nefesini vermiş ama son noktayı koymamıştır. Bu gönül sevdasının ışığını; nuru ile yol bulanların gönlünde ve eserleri ile yansıtmaya devam ediyor ve edecektir.

Start typing and press Enter to search