Arzın Dönüşü ve Yuvarlak Oluşu

Kuran ve Bilim

Kuran ve Bilim

Kur’an’da arzın dönüşünü vurgulayan pek çok ayet vardır. Özellikle amme cüzündeki pekçok sûrede, gündüz ve gece öyle tariflerle verilmiştir ki ondan arzın dönüşünü kolaylıkla çıkarırız.

Ancak sûre 27, ayet 88′de arzın dönüşü çok açık biçimde beyan edilmiştir:

“Sen dağları görür, onları camid sanırsın. Oysa onlar bulut gibi yürümektedirler. Bu herşeyi sapasağlam yapan Allah’ın sanatıdır. Şüphesiz o yaptıklarınızdan tamamiyle haberdardır.”

Bu ayet açık şekilde dağların bulut sür’atinde hareket ettiğini emretmektedir. Bulutlar nasıl uzayda hareket ediyorsa, dağlar da uzay mekânında hareket halindedir.

Bu olay ancak arzın dönmesiyle kabili teliftir.

Elbette ki 15 asır önce dünya dönüyor dense insanlar çıldırırdı. Nazihat Sûresi Ayet 30′da, “Sonra biz arzı devekuşu yumurtası şekline çevirdik” buyrulmuştur. Yumurtalar arasında en yuvarlağı devekuşu yumurtasıdır. O asırda bu tanım öyle yadırganmıştır ki, müfessirler ayetteki deha kelimesini düzelttik anlamına kullanmak zorunda kalmışlardır. Ne var ki, deha kelimesi ancak söbü, büyük şekil, kümbet, devekuşu yumurtası, büyük küre yerine kullanılabilir. Bu ayet çok açık şekilde arzın yuvarlak olduğunu bildirmektedir. Tıpkı arzın dönüşünde olduğu gibi, Allah arzın yuvarlaklığı konusunda da öyle kelime vermiştir ki, o asır insanı da aklını çatlatmadan okuyabilmiş, asırlar sonra onun sırrı anlaşılmıştır.

PETROL:

“O Rabbin ki, merayı çıkardı. Sonra da onu siyah bir gussaya (sel suyu) çevirdi.” (Sûre 87, Ayet 4-5)

Bu ayet kadar petrolü ve oluşumunu anlatan beyana rastladınız mı? Hiç bir izah sahibi 15 asır önce Kur’an’da petrolün tarifinin yapıldığını inkâr edebilir mi? Yine ayetteki inceliğe bakın ki birbirinden farklı mesajları bir arada vermiştir.

Bu mesajların birincisi: Arzın ilk çağlarda geniş bitki örtüsüyle örtülü oluşudur. Jeolojik olarak bu hikmet asırlar sonra anlaşılmıştır.

İkinci hikmet: Bitki örtüsünün bol oksijen yapıp, atmosferi tamamladıktan sonra artık imhasının gerektiği ve jeolojik dev depremlerin bu yüzden verildiğidir.

Üçüncü hikmet: O bitkileri Allah, siyah bir suya çevirdik demiyor. Siyah bir sel suyuna çevirdik diyor. İlmin tam 25 yıldır yaptığı çalışmalarda da petrolün yeri uygun tabakaları arasında bir dere gibi aktığı tespit edilmiştir. İşte ayet, bilim dilinde petrol göçü denilen bu olayı da açıkça bildiriyor.

DAĞLAR VE DEPREM:

Kur’an’da pek çok jeoloji hikmetlerini açıklayan ayet vardır. Bunlardan en önemlileri, dağların magma üzerinde hareket ettiklerini ve arzın toprak yapışının sağlam olması için dağların yaratıldığını bildirir ayetlerdir. Bunlardan bir tanesinin yorumunu veriyorum. (Sûre 16, Ayet 15). “O, yeryüzünde sallanıp çalkalanırsınız diye sabit, muhkem dağlar koydu..”

Bilindiği gibi arzın katmanları merkezden kabuğa doğru değişiktir. Tam merkezdeki sıvı ve çok sıcak eriyik madenler üzerinde çeşitli ısıda katlar vardır. Toprak, bu katların en üstündeki en gevşek kattır. Eğer dünya hâşâ bir rastlantı sonucu oluşsaydı en üstteki toprak kat bu madenler üzerinde devamlı yüzecek ve sonu gelmez depremler yeryüzünde hiç bir canlının yaşamasına imkân vermeyecekti.

Allah, dağları yaratarak bu devamlı yüzme, dolayısıyla deprem olaylarına dur demiştir. Dünya haritasına baktığınızda en yüce san’atkârın elinden çıkan bu dekoru fark edersiniz.

İşte arzın sathındaki dağlar dekoru, arzın toprağının bitmez deprem sarsılmasını yok etmiştir. Ayet dağların nedenini açıklarken, bir yandan da arzın jeolojik yapısını anlatmaktadır. Bu da ayetin ayrı bir mucizesidir.

İNSAN VE ÜÇ KARANLIK BÖLGE:

Şimdi size Kur’an’ın verdiği biolojik mucizeyi anlatacağım. İnsanın anne karnında geçirdiği merhaleleri dile getiren bu ayet insan biolojisi hakkında hiçbir şeyin bilinmediği 15 asır öncesi için değil bugün için bile mucize karakterini korur.

Sûre 39, Ayet 6:

“Sizi annelerinizin karnında üç karanlık içinde; bir yaradılıştan sonra öbür yaradılışlara kalbederek yaratıp duruyor..”

İnsanın anne karnındaki hayatı şöyle cereyan etmektedir.

Annenin yumurta hücresi ilkâha, olgunluğa erişince karın boşluğuna fırlar. Fallop borusu dediğimiz bir ucu rahime bir ucu karın boşluğuna açılan borunun karın boşluğuna bakan ucu bir ahtapotun kolları gibi uzantılara sahiptir. Yumurtayı karın boşluğunda bir vakum gibi yakalayarak içine alır. İşte yumurta, sperm (Meni hücresi) hücreleri ile bu boru içinde ilkâh olur. (döllenir)

Döllenmiş yumurta kısa bir süre bu boruda istirahat eder. Sonra rahime geçer. Bu geçiş tarzı tam anlamıyla bilinmemektedir. Sonra bu yumurta hücresi kat hücrelerden kurulu rahim ortamında en elverişli bir yere yerleşir. Döllenmiş yumurta için rahimin iç yüzeyi zengin ve görkemli bir ortamdır.

Sonra plesanta teşekkül eder. Ve bu kez büyümeye başlayan döllenmiş embriyon bir sıvı içine alınır. Elbette bütün bu hayat öyküsü karanlık dünyalarda yürümektedir.

İşin ilginç yanı; günümüzde bilinebilen bu yüzden tüp bebek işleminin yürüyebildiği bu sırlar 15 asır önce nasıl bilinir?

Üç karanlık bölge, embriyonun yani döllenmiş yumurtanın üç değişik mekânıdır:

a) Fallop borusundaki karanlık bölge,

b) Rahimde ilk seçilen, rahim epiteli içindeki karanlık bölge,

c) Plesenta, teşekkülünden sora amni-yon suyu dediğimiz kesedeki karanlık bölge.

Kur’an’ın ihtişamını seyrediyorsunuz. Bu akıl almaz bir ilâhi kelâm mucizesidir. Ayet-i kerime ile yaradılışın üç fazına gelince: (Bir yaradılıştan diğerine kaybolma):

a) Fallop borusunda meydana gelen ilk yaradılış, anne ve babadan gelen genetik şifrelerin bütünleşmesi, (Konunun ihtişamı ilkâh bölümünde dile getirilmişti.)

b) Rahimdeki ilk yerleşim sırasında yaradılışın ikinci fazı yürümektir. Bu fazla ilkâh olmuş hücre, ilk, zor ve esrarengiz bölünmelerini yaparak embriyonun citobiolojik çatısını hazırlamaktadır.

c) Amniyon suyu içindeki embriyon fazı ise meydana gelecek canlının fotoğraf gibi yapı mimarisini işlemektedir.

İkinci embriyon fazı için Kur’an “Alâk” deyini kullanmaktadır.

Karanlık bölgelerin vurgulanması hikmeti, bir yandan insan vücudu ve rahim içindeki doğal karanlığı kastetmekte; bir yandan da anne rahmindeki hayatın dış dünya ile ilgisinin mutlak kesik olduğunu bildirmektedir.

Böylece Allah’ın çeşitli hayat fazlarına, dünya ve ahirete imalar vardır.

BOĞAZLARIN HİKMETİ:

Yüzyılımızın en büyük bilimsel araştırıcılarından Jagues COUSTEAU (Kaptan Kusto) Müslüman oldu. Deniz dibindeki hayatı inceleme ustası olan bu değerli bilim adamı, okyanusların dibinde ilâhi ihtişamı seyrede seyrede gönlünde gerçeğe doğru bir nur yanmaya başladı.

Ve artık bahane gerekti Causteau için. Bir gün yeni bir araştırma yaptı. Boğazlar ve iki yanındaki denizlerin bileşimini ve deniz altındaki hayatın farklarını inceliyordu. Hemen tespit etti ki, boğazlarda; özellikle Aden Körfezi ile Kızıldeniz‘in birleştiği Babul Mentep boğazında.

Ve Atlas Okyanusu ile Akdeniz’in birleştiği Cebel-i Tarık Boğazı’nda iki yandaki deniz kesinlikle birbirine karışmıyordu.

Causteau, o araştırıcı zekâsı ile olayı inceledi: İki boğaz altından 45 derece meyille karşılıklı yeraltı suları tarak şeklinde fışkırıyor ve iki deniz tarak ceryanı dolayısıyla birbirine karışmıyordu. Böylece aradik ceryana rağmen boğazın iki yanındaki ayrı deniz suyu birleşimleri kendini koruyordu.

Olayı çok ilginç gördü ve yayınladı. İşte olan o zaman oldu. Daha önce Müslüman olan bir dostu (Maurice Bucaille) bu gerçeğin 15 asırönce Kur’an’da yazılı olduğunu bildirmişti. (Sûre 55, Ayet 19-20).

“(O) İki denizi kavuşup buluşmaları için salıvermiştir.”

“Aralarında bir engel vardır; karışamıyorlar.”

Ayetin özellikle Kusto’nun tespit ettiği engeli, 15 asır önce beyan etmesi karşısın­da ünlü bilim adamı, “Bu ayet bilimsel bir mucizedir ve Kur’an mutlaka Allah kelâmıdır” dedi ve Müslüman oldu.

Bu iki ayet, Sûre-i Rahman‘da denizlerdeki inci ve mercan hikmetini beyan ettikten sonra geçmektedir. Bunun önemi; Allah’ın her denize özel bir birleşim hikmeti vererek çeşitli canlılar yarattığını, bu ilâhi güzelliğin korunması için boğazlara rağmen denizleri nasıl birleştirmediğini beyan etmek içindir.

Zira inci, denizin belli şartlarında ve belli birleşimlerinde teşekkül edebilmektedir. İnci yapan istiridyenin, mercan kayalıkları; daha doğrusu mercan bahçelerinin içinde o inci güzelliğini temsil etmesinin hikmetini bize sormaktadır:

Ey İnsanoğlu! Ben, ilâhi san’atımın muhşetem fırçasını bak deniz dibine nasıl vurmuşum; Bu tabloyu yaratmak için boğazların dibinden sular fışkırtıp birleşimleri bozmadan hikmetimi sürdürüyorum. Beni ve sonsuz hikmetlerimi nasıl inkâr edersiniz?

Evet, haysiyetli bir bilim adamı bu tabloyu seyretti ve ayetin emrine uyarak Müslüman oldu.

Ayet-i Kerime’de emredilen engel, gerçekten bir bilim mucizesidir. Arzın yaradılışını kör rastlantılarda arayan körlerin gözüne bir neşter gibi girmektedir.

Suyun altından karşılıklı tarak gibi yüzlerce su fışkıracak, bunlar 45° meyille bir engel sistemi kuracak iki deniz birbirine karışmayacak. Bu jeofizik mucize neden?.. Allah’ın ilâhi sanat ihtişamını sergilemek için.

Zira ayet-i kerime Allah’ın ilâhi sanat şaheserini bir bir saydığı sûre-i Rahman’da geçmektedir.. O ilâhi ritm mucizesi olan sûrede.

• Bu yazı Onkolog Dr. Haluk Nurbaki, Günaydın Gazetesi Ekleri, Kuran ve Bilim kitapçığından alınmıştır.

About Author /

Hizmetleri yurt sınırlarını aşmış; ilîm ve mânâ konferansları ile insanlığa hizmete koşmuş, bu yolda son nefesini vermiş ama son noktayı koymamıştır. Bu gönül sevdasının ışığını; nuru ile yol bulanların gönlünde ve eserleri ile yansıtmaya devam ediyor ve edecektir.

Start typing and press Enter to search