Sınırsız Paylaşmak

İslâm'da Paylaşma

İslâm’da Paylaşma

İslâmiyette üçüncü tarz bir yardımlaşma daha vardır. Bunu en iyi şekilde “Kim ki elinde var olanı başkalarına verirse ben ona güzel kader veririm” ayet-i kerimesi ifade etmektedir. Bu ayet gereğince bir insan bütün infaklarını yaptıktan sonra yani fakiri, üşümüşü, açı, akrabasını, soydaşını hatta tüm insanları düşünerek Allah’ın verdiği nimetleri paylaştıktan sonra elindekini dağıtmaya devam edecektir. Kur’an, “Siz infakınızı, yaptınız. Ama sağlık açısından, maddî yapı açısından, aile geçimi açısından, cemiyet içerisindeki yeriniz açısından bulunduğunuz durumdan devamlı mutlu olmak istiyorsanız ayrıca verin” diyor. Bunun dindeki adı “İtâ“dır. Yani sınırlı değil, sınırsız olarak vermek. Türk İslâm uygulamalarına göz atarsak Selçukluların itayı çevrelerindeki dul, yetim ve garip kimselerin açlığa, susuzluğa, yoksulluğa mahkûm olmamaları biçiminde anladıklarını görürüz. Bu anlayışa göre İslâm cemaati içerisinde yaşayan insanlar daha güzel bir kader için Cenab-ı Hak’ka dua ederlerken mutlaka çevrelerinde yoksul bırakmamak zorundadırlar. Bir toplum içinde bir takım insanların duası kabul olmuyorsa veya şahsen bizim duamız kabul olmuyorsa bilmeliyiz ki Allah’la aramızdaki telefon muhaberesi kesilmiştir. Çünkü borcu yatırılmamıştır.

Şu kesin bir gerçektir ki, “Bütün kazançlar Allah’ın verdiği birer nimettir” ve ancak O’nun takdiri sayesinde kazanılmışlardır. Bugün insanlar kazançlarını sağlamayı iş adamlığı, işbilirlik şeklinde görürler. Ancak dikkat ederlerse fark ederler ki kendilerinin zekâsında, gayretinde ve açıkgözlülüğündeki nice insan benzer işlere teşebbüs etmişler ve muvaffak olamamışlardır. O halde bu muvaffakiyet doğrudan doğruya bir takdir meselesidir. Cenab-ı Hak bir insana büyük bir servet vermişse bunun içerisinde mutlaka bütün insanların hakkı vardır. İslâm tasavvufunda elimize geçen her paranın, her maddi nimetin mutlaka bir bordrosu olduğu ve bu bordronun içinde başka insanların isimlerinin bulunduğu, Müslümana düşenin de o bordrodaki isimleri bulup bu servetten onlara pay dağıtması olduğu vurgulanmaktadır. Şu halde bir insanın Müslümanlıkta derece kazanması için çok ve iyi infak etmesi gerekmektedir. Allah mükâfata layık görülecek, nimetlendirilecek Müslümanların listesini çıkarırken en başa namaz ve infakı yerine getirenleri yazmıştır. Yani bir insan güler yüzü ve tatlı dili dâhil, bir ihtiyarın sıkıntılarını sorup onunla konuşmak dâhil, parasını tümüyle insanların iyiliği için harcamak dâhil ne kadar çok infak ederse o ölçüde Cenab-ı Hak’kın nimetlerine kavuşacaktır. Aksine hareket edenler ise ahirette büyük hüsrana ve şaşkınlığa uğrayarak ne kadar yanlış yola düştüklerini görecek ve cennete gidemeyeceklerdir.

İtâ konusunda “Sure-i Veled“de çok ilginç bir ayet-i kerime vardır. Cenab-ı Hak o ayette “Her kim ki dar gününde kapısını ardına kadar açarsa o insanlığa yüklediğimiz yükün zorluğunu aşmış ve bana yaklaşmış olur” diyor. “Meskebe” diye tabir edilen bu dar gün efendimiz tarafından kıtlık, istila, salgın hastalıklar, tabii afetler olarak tarif edilmiştir. Demek ki Allah bir Müslümandan en dar gününde dahi kapısını ardına kadar açıp elinde ne varsa insanlarla paylaşmasını istiyor. Bunları görmezden gelip İslâmiyeti kuru bir kalıptan ibaret saymak mümkün değildir-Zaten İslâmiyet yardımlaşmayı temel ilke kabul ettiği için Kapitalizm, Marksizm gibi ekonomik doktrinlerden uzak kalabilmektedir. Çünkü İslâmi kalıplardaki bir toplumun herhangi bir doktrin zorlamasına ihtiyacı yoktur.

“Siz yardım ettiğiniz, zekât verdiğiniz zaman malınızın azaldığını sanıyorsunuz. Hâlbuki o bilakis artar” ayet-i kerimesi bugünkü şartlar altında yorumlanırsa doğrudan doğruya ekonomideki karidesin kurtarılması operasyonu olarak değerlendirilebilir. Brezilya ve Meksika‘daki büyük enflasyonların, büyük iflasların, Dünya Bankası’na olan sınırsız borçlanmaların yorumunda karides konusu gündeme gelmektedir. Brezilya bütün doğal servetine rağmen niçin ekonomisi çok bozuk bir devlet haline gelmiştir? Bunun sebebini araştıran ekonomistler Brezilya’nın karidesi yok ettiğini belirlemişlerdir. Yani toplumunun en alt tabakasının alım gücü sıfıra düşmüş, böylece sırasıyla köy bakkalları, şehir bakkalları, toptancılar ve fabrikalar iflas etmiştir. Bu ekonomik bir zincirdir. İşte İslâmiyet’in infak ve itayla getirdiği ilkeler bu gidişi önleyerek ekonomik çarkın dönmesini sağlamaya yöneliktir. Kazananlar verdikçe ekonomi içindeki hareketlilik devam edecek ve karides yani toplumun alt tabakası daima diri kalacaktır. Bu da ticari hayatın sağlıklı şekilde devamı demektir.

• Bu yazı Onkolog Dr. Haluk Nurbaki, Günaydın Gazetesi Ekleri, İslamda Paylaşma kitapçığından alınmıştır.

About Author /

Hizmetleri yurt sınırlarını aşmış; ilîm ve mânâ konferansları ile insanlığa hizmete koşmuş, bu yolda son nefesini vermiş ama son noktayı koymamıştır. Bu gönül sevdasının ışığını; nuru ile yol bulanların gönlünde ve eserleri ile yansıtmaya devam ediyor ve edecektir.

Start typing and press Enter to search