Nasıl Korunuyoruz?

İnsan ve Hayat

İnsan ve Hayat

Bu bölümde de, insanın savunma sistemindeki harikuladeliklere temas etmek istiyorum. Savunma sisteminin temeli kemik iliğinde teşekkül eder. Bunun hikmeti şudur: savunma için ortaya çıkacak hücreler çok karışık bölünme hadiselerinden geçerler. Böyle bir bölünme hadisesi yaşayan hücrelerin dışarıdan gelecek ışınlardan zarar görmemesi için, Yaratıcı, onların hassasiyetlerine en uygun yer olarak, vücudumuzda ışınların dış tesirlerini en az hisseden bölge olan kemik iliğini seçmiştir. Kemik iliği bir biyoloji laboratuarıdır. Öylesine bir biyoloji laboratuarıdır ki, binek hücreden bin bir marifet dolu sayısız hücreler imâl etmektedir. Bütün biyolojide asıl olan hücrenin kendi kendisini tekrarıdır. Genetik şifreler, ancak kendi benzerini tekrar edebilecek şekilde ayarlıdır. Ama binek istisna vardır: kemik iliği: Kemik iliğinde her çeşit hücre yapılır-hem de bildiğimiz sıradan bir hücreleri. Bu hücre ilk bölünmesini müteakip kendi genetik kartını tamamen bırakarak yeni bir hücre meydana getirir. Meydana gelen yeni hücre bir’ sonraki hücrenin anne hücresidir, O hücre kullanılmaz, ama bir ana hücredir. Yani sıradan bir hücre, savunma hücrelerini, kan hücrelerini meydana getirirken, bir doğuruşta bu işi yapar. Gelen her bir hücre anneye benzememektedir. Bu tarz bir işlem, biyolojinin esasında yazılı olmayan bir bölünmedir. Biyolojinin kanunlarındaki bölünmeler tamamıyla belli bir istidadın aktarılması şeklindedir. Yarısını aktarır, bir parçasını aktarır veya aynen aktarır. Ama burada bir hücre kendisi ile hiç alakası olmayan bir başka hücre yapmaktadır.

Kemik iliği aslında bir yaratılış laboratuarıdır. Hücreye ait bütün sırlar burada gizlidir. Bir hücre bir başka hücreyi nasıl meydana getiriyor? Materyalist ve ateistlerin, “İşte, bir mutasyon olmuştur da, bir hücreden daha değişik bir hücre, amipten bir solucan çıkmıştır” gibi iddialarına karşı biz de soruyoruz: “Peki şimdi niye olmuyor?” Bu çok zor bir hadisedir, onun için milyonlarca yılda bir tekrar edilir gibi safsatalara mukabil, kemik iliğine bilhassa temas etmek istiyorum.

Kemik iliğinde iki tip hücre yapılır. Birisi kanın oksijenini alıp hücrelere taşımaya memur olan eritrosit hücresidir. Bunu da mezanşim hücreleri imal eder. Bunun yanında, asıl korunma hücrelerini, lökositleri, bilhassa onların içerisindeki lenfositleri de, yine, mezanşim hücresi yapar. Bir taraftan, savunmadan ve üremeden aciz, yalnız oksijen taşıyan bir amele gibi eritrosit yapıyor; diğer taraftan da vücudun en kabiliyetli hücresi olan lenfositi imal ediyor. Lenfosit hücresi kemik iliğinde yapıldıktan sonra, göğüs kemiğinin hemen altında “timus” dediğimiz salgı bezinde eğitim görür. Bir lenfosit hücresi timus bezine geldiği zaman hızlı hareket edebilen, güçlü bir canlıdır. Bu eğitim merkezinde lenfosit hücresine 30 bine yakın şifre öğretilmektedir. İnsan vücudunda takriben 30 bin tip hücre vardır. Her hücrenin şifresi, timus bezinde lenfosite öğretilir. Bunun sebebi de şudur: Lenfosit vücut dolaşımına geçtiği zaman bütün dokuları kontrol edecektir. Eğer şifrelere uymayan bir hücre varsa onu öldürecektir. Yanlış bir şifre verilirse lenfosit bu sefer de kendisini yer. Binaenaleyh, , timüs hücresindeki eğitimden sonra 30 bin hücrenin şifresi kendisine verildiği içindir ki, bu lenfosit hücresine vücudun en kabiliyetli hücresidir denebilir.

Bir hücre düşünün ki, vücutta bir kimya mühendisi, biyolog ve devriye gibi dolaşmakta, her bir hücreyi behemehal kontrol etmektedir: “Sen bu vücuda ait misin” değil misin?” Bu kontrol sistemi son derece sıkı ve hassastır. Vücuda organ nakilleri yapıldığını biliyorsunuz. Gelin, bir kemik parçasını bir insanın vücuduna koyun. Bu kemik parçası, lenfositten, takriben milyar kere milyon kat büyüklüktedir. O kemik parçasını lenfositler bir ay zarfında yerle bir ederler de, cenazesini bile göremezsiniz. Kemik parçasının akıbeti devriyelerce tayin edilmiş ve karar tatbik edilmiştir. Onun içindir ki, transplantasyon yapılırken uygun gruplar seçilir. Daha doğrusu, anne, baba ve kardeş gibi yakınlar tercih edilir. Bunun maksadı, nakledilen uzvu lenfosit kontrolünden geçirebilmektir. Grupları uyuyorsa lenfosit devriyesine vereceği şifre uygun olacak, devriyelerden bir zarar görmeyecektir.

Lenfositin bu kabiliyetini şöyle açıklayabiliriz: Bir hücre kendisine verilen bir kompüterize programı tatbik eder, büyür. Bu ihtiyarı değildir. Bir safra hücresi devamlı surette safra ifraz etmektedir. Gerçi safra yapmak zordur, ama bu vazife ona verilmiştir ve yapmak durumundadır. Lenfositin vazifesi ise ihtiyaridîr. Bir tercih yapmak mecburiyetindedir. Lenfositin diğer hücrelere nazaran ‘çok acaip tarafı budur. Yani bir yere geldiği zaman karar vermek selâhiyeti kendisindedir. Otomatik bir işlem yapmamaktadır. Lenfositlerde bir nevi irade mevcuttur. İnsanların cüz’î iradesi gibi, lenfositlerin de iradesi vardır. Lenfositlerin bu cüz ‘ı iradeyi kullanırken yapacağı şey kendisine verilen şifreleri kontrol etmektir. Vücuda uymayan bir şifre almışsa, yabancı hücreye borda bordaya yanaşır ve zehirini akıtır.

Niçin lenfositler bu işle vazifelendirilmiştir? Mikroplara karşı bazı maddelerin (aşı, muafiyet gibi) kanda dolaştığı zaten bilinmektedir. O halde lenfositlerin böyle bir vazife yapmalarına ihtiyaç olmadığı, ilk anda akla gelebilir. Halbuki lenfositler; bilhassa kanserle alakalı mevzulardan mes’uldür. Bunların da birtakım muafiyet maddeleri olsaydı, zaten kanser bir tehlike olmazdı. Kanda böyle bir muafiyet maddesi yoktur. Eğer böyle bir maddeyi kana salarsanız normal hücreyi öldürür. Öldürülmesi istenen hücreler, yalnız belli şifrelere ters düşen hücreler olduğu için lenfositlere bir seçim yapma şansı tanınmış ve zehirler kana bırakılmamıştır. Bu zehirler lenfositin zarında yapışıktır. Lenfosit kendisine verilmiş olan bu silahları, istediği zaman ve lüzumu halinde kullanmaktadır.

Vücudun bu sisteminin bütün olarak nasıl çalıştığını mütalaa edersek büsbütün akıllara durgunluk gelir. Saç dibinden ayak tırnağına kadar ne kadar hücre varsa, hepsi, lenfositlerin serbestçe dolaştığı bir kan sistemiyle çevrilidir. Bu sistem, bildiğimiz kirli kan ve kırmızı kan sistemi değildir. Buna beyaz kan sistemi denir ki, bazı ufak tefek sıyrıklarda elimizden çıkan su işte bu sistemin kanıdır. Lenfositler bu sistemin içinde dolaşır ve saç dibinden ayak tırnağına kadar her bir hücreyi günde en az on defa kontrol eder. Vücutta ne bir mikrop, ne bir yabancı ve sapık hücre, yani kanser hücresi bu lenfosit kontrolünden kendisini kurtarabilir. Kurtulma oluyorsa, bu ayrı bir arıza sebebiyledir. Buna, sistemi güçsüz düşüren arızalı davranışlar diyebiliriz. Bir kısmı da, şüphesiz, İlâhi takdirin mecburi neticesidir.

Lenfosit dediğimiz korunma sisteminin hücreleri, insanı, Güneşin üç numaralı gezegeninde her türlü tehdide karşı koruyacak şekilde yaratılmıştır. Bu bakımdan eğitimleri o kadar sağlama alınmıştır ki, adatılması mümkün değildir. Büyük Yaratıcının sisteminde akıllara durgunluk veren hadiselerden biri de, mikroplarla lenfositlerin mücadelesidir. Mesela, dönen humma dediğimiz bir hastalık vardır. Bu hastalıkta mikropla lenfosit karşı karşıya gelir: Lenfosit borda bordaya mikroba yanaşır, zehirini verip onu öldürür. Lenfositin zehirinin terkibini hemen mikrop öğrenir. Bu sefer lenfositin kar§ısına yeni bir kuşağını değişik terkipte getirir. İşte dönen humma denmesinin sebebi budur. Lenfosit mikropla savaşmış, yenmiştir. Ama bu  savaştan kurtulan üç-beş tane mikrop vücut yapısını değiştirir, lenfositin karşısına çıkar, hastanın ateşi yeniden yükselir. Çünkü lenfosit eski zehirini buna verdiği takdirde tesir etmeyecektir. Böylesine güçlü, .akıl almaz bir savunma sistemi kuran Büyük Yaratıcı, bir yandan da mikroba öyle bir hususiyet vermiştir ki, onunla saç saça, baş başa dövüşebilmektedir. Bunların her ikisi de bir matematik programın temsilcisidir.

Lenfositlerle mikroplar arasındaki mücadelenin zaman zaman kızıştırılmasındaki bir hikmet de, vücudun devamlı uyanıklığını temindir. Mikroplar, hastalıklar, bilhassa nezle, vücudun devamlı uyanıklığını temin için bize yardımcıdır. Eğer mikroplar olmasa, lenfositler dediğimiz mekanizma öyle tembelleşir, öyle atıllaşır ki, vücudu koruyacak ve vücudun herhangi bir yerindeki kanser hücresini yenecek gücü, eğitimi ve alışkanlığı bulamazsınız.

Savunma sistemimizde lenfositlerin bir diğer hususiyeti de karaciğerden hususi talep selâhiyetlerinin olmasıdır. Eğer lenfosit bir mücadele sırasında vücudundaki zehirlerle bir işi göremiyor ise, karaciğeri ikaz ederek yeni zehirler yaptırır. Bu faaliyeti B-lenfositler vasıtasıyla yapar. B-lenfositler karaciğerden yeni silahları getirip lenfosite vermekle vazifelidir. Yani T-lenfositler mücadeleyi yürütenler, B-lenfositler de onlara zehir, silah getiren vasıtalardır. Ayrı ayrı işlerin değişik lenfositlerle yapılmasının hikmeti, hassas ve ehemmiyetli vazifelerin ihmal edilmemesi içindir. Nasıl ehemmiyetli vazifelerinin aksamaması için beyin hücrelerinin etrafında, onları besleyen bazı hücreler varsa, lenfositlerin zehirlerini taşıyan hücreler de farklıdır.

Bütün bu mekanizma içinde, vücudun temel bazı mefhumları içerisindeki sistematiğin alarmları da vardır. Bu alarmlardan bir tanesi kemik iliğindedir. Tehlike büyüyünce kemik iliğine devamlı surette alarm verilerek yeni lenfositlerin yapılması sağlanır. İkinci bir alarm lenfositlerin toplu olarak bulundukları yığınaklardır. Bunlardan ilki boğazımızdaki bademcikler, diğeri de insanın alt kapısından gelen mikroplara, karşı savunma yapan apandis bağırsağınki bademciktir. İnsanların, zaman zaman bu iki bölgede problemle karşılaşmalarının sebebi budur. Bun- savunma merkezlerinin kapısıdır; ikisi de buralarda alarm sistemi meydana getirir, lenfositlerin yığınak yerlerine toplanmasını sağlar.

Vücudun son alarmı çok daha ilgi çekicidir: ateşin yükselmesi. Bu, vücudun harika bir kimya hadisesidir. Çünkü vücutta, bilhassa mikrop yutan lökositler eğer normal aktivitede yaratılır ise, bunlar herhangi bir hücreyi de yutarlar veya bir hücreye zarar verirler, Onun için bu hücreler normal vücut sıcaklığında in aktiftir. Bunların aktivitesi ancak 38,5 derecededir. Aynı şekilde, vücuttaki antikorlar da kanda dolaşırken 37 derecede müessir olsa idiler, yanlışlıkla veya kimyevi hadiselerin sevkiyle normal hücrelere tesir edeceklerdi. Normal hücrelere tesirli olsaydılar, o zaman da pek çok alerjik hadise meydana gelecekti. Buna mani olmak için vücudun savunma sistemine ayrı bir kompüter verilmiştir. Bütün antikorlar 38,5 derecede tesirlidir, 37 derecede tesirli değildir. Vücudumuzdaki herhangi bir antikor, normal düzen içerisinde iken bir başka biyolojik kargaşaya imkân vermemek için, 38,5 derecede tesirli olacak şekilde yaratılmıştır.

Gerek lenfositlerin hızlı deveranı, gerek lenfositlerin fagositoz, yani mikrop yutma hassası, daima 38,5 derecede cereyan eder. Mikropların vücudun giriş kapılarında tutulamaması ve kana geçmesi durumunda vücut bir badire ile karşı karşıya demektir. Eğer bir mikrop belli bir organa geçmişse, mesela akciğere geçerek zatürree yapmışsa yahut başka bir organı iltihaplandırmışsa, o zaman hadise kapıda tutulamayan ciddi bir hadise demektir. Bir mikrobun bir saatte 17 milyon ürediğini hesap edersek, bir günde sayısının nereye gideceği ortadadır. Böyle bir hadiseyi ortadan kaldırmak için otomatik sistem ateş yükseltme düğmesine basar. Böylece ateş 38,5 dereceden yukarılara doğru tırmanmaya başlar. Bu artış, kimyevi maddelerin müessiriyetini arttırmak için, kademe kademe cereyan eder. Ateşimizin yükselmesi sayesindedir ki, mücadeleyi kazanırız. Bilmeden, aptalca ateşimizi düşürmeye kalktığımız zaman savunma sistemimizi ne hale koyduğumuzu düşünmemiz gerekir. Ateş elbette düşürülür; ama bu şuursuzca olmamalıdır. Mikrop gelmiş, savaş olmuşsa, antibiyotik verilir, mikropların öldürülmesi sağlanır. Ama hararet merkezini gelişi güzel düşürmek fevkalade tehlikelidir. Çünkü bütün savunma mekanizmasını ters çalışmaya zorlamış olursunuz. Bunun en tehlikeli tatbiki çocuklarda görülür. Çocuklarda yeni alışmaya başlayan bu sistemleri, ateşi daha 37,5 derece olur olmaz ateş düşürücü ilaçlar vererek savunmadan alıkoyarsınız. Şehirli çocukların birçoğunun gribi, anjini bir türlü atlatamamaları bu yüzdendir. Ateş, vücudun mucizevi bir korunma hadisesi. Öyle bir kimya düşününüz ki, 37 derecede tesirli değil de 38,5 derecede tesirli. Bu, ne kadar zor kimyevi bir hadisedir, değil mi? Ama vücut sentetik olarak yapılması zor olan bu hadiseyi kendi sistemleri, korunma mekanın harikuladeliği içerisinde yapmıştır. Bu sisteme ancak yardımcı olacak şekilde ateş düşürülebilir.

Korunma sistemi bu kadarla da bitmemektedir. Vücut, yine bu korunma sistemi içerisinde normal hücrelerin zarar görmemesi için hücrelerin sularını boşalttırır. Onun içindir ki, ateş yükseldiği zaman idrar artar ve vücut yavaş yavaş suyunu terk eder. Hücrelerin içindeki suyu azaltmakla korunma sisteminin güttüğü maksat şudur: Hücre büzülürse daha az zarar görür. Şişkin olursa bu savaştan daha çok zarar görecektir. Bütün bu sistem otomatik olarak çalışır, kimse farkına varamaz. Ağzımıza giren bir mikrobun ağız salgısı içerisinde yüz binlerce lökosit tarafından karşılandığını kimse bilmez. Nitekim birçok canlılar yaralarını yalayarak iyi ederler. Bu sistem, oraya lökosit aktarmaktan ibarettir. Demek ki, bu sistemin, ağzımızın içersindeki savaşların, onun arkasında boğazımızdaki savaşların, vücudun bütününde cereyan eden savaşların yalnız tertibi ve bu sistemlerin tek bir merkez tarafından idaresi, bugünkü en ileri ülkelerin savunma ve savaş sistemlerinin hepsinin fevkindedir. Düşmanın nereden geleceği, nasıl geleceği, ne yapmak lazım geldiği, sivil halkın (vücudun normal hücrelerinin) nasıl korunacağı, düşmana karşı ilk merhalede ne yapılacağı, daha sonra nasıl hareket edileceği ve sonunda da vücutta yok edilmiş düşmanların cenazelerinin nasıl kaldırılacağı harika bir sistem içinde mükemmel şekilde halledilmektedir.

Bu sistemin içerisinde parça parça olarak da akıl almaz harikalıklar vardır. Mesela bir verem hadisesini düşünecek olursak, verem mikrobu akciğere geldiği zaman, omuzuna yük düşecek olanlar yine lenfositlerdir. Fakat verem mikrobu çok çetrefilli, zorlu bir mikroptur. Çünkü etrafındaki zarda çıkardığı hususi bir madde sayesinde “zırha” bürünmekte ve saldığınız zehirler, içeriye girememektedir. Ona attığınız bütün kurşunlar zarında kalmaya mahkumdur. Lökositler, verem mikrobu büyük olduğu için yutamazlar; lenfositler zehirlerini atar, borda bordaya içine geçemez, mikrop ölmez. Ne yapılacaktır? Derhal vücudun korunma merkezi karaciğere bir alarm gider. Karaciğer bizzat kendisi veya kemik iliğine verdiği direktifle -henüz iyice bilinememektedir-langhans denilen hususi bir hücre imalini başlatır. Bu hücreler, lökositler benzerler, fakat onların altı misli büyüklüktedirler. Lökositin yutamadığı verem mikrobunu langhans hücresi yutar. Yutar, ama hazmedemez. Bu sefer vücut bir mezar yapar, etrafına kalsiyumlu bir tabaka geliştirmeye başlar Kalsiyumlu tabakayı geliştirir, geliştirir ve nihayet tıpkı bir ehram gibi o kalsiyum içerisinde mikrop hazm olunur orada ölüme mahkûm edilir. Yani, vücut cenazesini kaldıramadığı mikrobun etrafına bir ehram yaparak onu bi kalsiyum mezarının içerisine gömer! Herhangi bir insanın akciğer filmlerine baktığınız zaman ufak ufak kireçleşmiş noktalar görürsünüz. İşte bunların her birisi bir verem mikrobunun mezarıdır.

Bizzat korunma sisteminin içerisinde sanki milyonlarca biyolog, sanki milyonlarca doktor, fizikçi hep beraber işbirliği yaparak bu sistemi yürütürler. Bu sistem, insanoğlunun var olması için Allah’ ın çok hususi bir şekilde yarattığı bir savunma sistemidir ki, bu sistemi yalnız bozuyoruz-ondan yana olmadığımız için, onun yüceliğine, bu savunma sisteminin büyüklüğüne inanmadığımız için, eksik sandığımız için. Yoksa bu sistemin bozulması, kırılması ve insanoğlunun bir başka canlı tarafından edilmesi mümkün değildir. Düne kadar kuduz için bir iltimas var sanılıyordu; vücuda geldiği zaman elini kolunu sallaya sallaya dolaşır zannediliyordu. Halbuki son yıllarda bilhassa İngiltere ve Amerika’da yapılan incelemeler gösterdi ki, kuduz vak’alarının yüzde 80’ ini lenfositler “halletmektedir.” Eğer bir kuduz mikrobu lenfosite rastlamadan sinir sisteminin kılıfı içerisine girerse kuduz baş göstermektedir. Eğer etin içerisine girmiş ise lenfositten kurtulması mümkün değildir. Son araştırmalar da göstermiştir ki, insanın korunma sisteminin yenemediği bir mikrop mevcut değildir.

Melanin hücreleri de korunma sisteminin bir elemanıdır. Onların zararsız hale getiremediği normal ışın yoktur. Korunma sisteminin çok ehemmiyetli bir parçası da deri altıdır. Hatta retikuloendotelial sistem dediğimiz, korunmayı ortaya koyan sistemin en esrarengiz katı deri altındaki bir bölgedir. Bu bölge biyolojik olarak iyice bilinmemektedir. Yalnız birtakım tatbikatlardan bilgi edinebilmekteyiz. Mesela vücut fevkalade sert savaşçı mikroplara karşı, savaşı deri altına götürmektedir. Bunun en iyi misali döküntülü hastalıklardır ve bunların en başında da çok sert bir hastalık olan çiçek gelir. Vücut, çiçek mikrobunu, yok etmek için deri altındaki esrarengiz kata götürmektedir. Bugün yapılan incelemeler göstermektedir ki, deri altında çok hususi hücreler vücudun normal müdaâfa hücrelerinin başa çıkamadığı mikropları öldürmekle vazifelidir. Vücut çoğu zaman mikropla olan savaşı, organlardan-yani şehirlerden-dışarıdaki meydanlara taşımayı seçer. Deri altı aslında korunma sisteminin, hala çözemediğimiz hücrelerin vazife yaptığı ve yenilmez sanılan bütün mikropları alt ettiği bir bölgesidir. Eskiden beri kulağımıza çalınan ve aslında doğru olan bazı sözler vardır. Mesela “kızamığı çocuk çıkaramadı, içine döktü” derler. Bu biyolojik gerçeklere çok uymaktadır; “Savaşı şehir dışına götüremedi” demektir. Çünkü döküntülü hastalıklar ne kadar dışarıya dökerse hastanın kurtulma şansı o kadar fazladır.

Demek ki, korunma sistemi bir yandan kemik iliğinden, karaciğerden: başlayan esrarengiz hüviyetini, derinin altında, o sonsuz yüzeyde-deri altı sonsuz bir yüzeydir-istediği tarzda kazanabilecek bir başka sigortaya sahiptir. Zaten insan vücudundaki namütenahi sigortalı, garantili yapı, organların umumi halinde mevcuttur. Mesela kalp hücreleriniz umumi kabiliyetin onda biri ile çalışır. Neden? Çünkü, koşacağınız hesap edilmiştir, hızlı yürüyeceğiniz hesap edilmiştir, Böbrek, karaciğer hep onda bir nisbeti ile Çalışırlar. Yani insan dokusu kabiliyetinin onda biri ile normal hayatı yürütür. Allah bize öyle bir hayat şansı tanımış ki, bir kuvvetin yanında dokuz tane de yedek vermiştir.

• Bu yazı Onkolog Dr. Haluk Nurbaki, Yeni Asya Yayınları, İnsan ve Hayat kitabından alınmıştır.

About Author /

Hizmetleri yurt sınırlarını aşmış; ilîm ve mânâ konferansları ile insanlığa hizmete koşmuş, bu yolda son nefesini vermiş ama son noktayı koymamıştır. Bu gönül sevdasının ışığını; nuru ile yol bulanların gönlünde ve eserleri ile yansıtmaya devam ediyor ve edecektir.

Start typing and press Enter to search