Kanser Hücresi Nasıl Doğar?

Kanser

Kanser

Kanser hücresinin meydana gelişine dair birbirinden farklı görüşler vardır. Bu görüşler kanserin meydana gelişini tam açıklamamakla beraber hepsinde de hakikat payı mevcuttur. Bunları sıra ile inceleyeceğiz.

A. Hücre içi ve doku içi sebepler

Bir çok ilim adamı kanserin meydana gelişini hücrenin bir iç hadisesi saymaktadır. Yani, hücrenin düzeninin bozulması, doku ilgisini kaybetmesi, vücudun kimyasıyla ilgili bir yapı meselesidir, demektedirler. Dış tesirler yerine iç problemlerin kanser hücresini doğurduğunu ileri süren ilim adamlarına göre, bu bozulmanın çeşitli sebepleri olabilir:

1. Kromozom defektleri, yani, hücrenin gelecek nesillere aktardığı kişiliği temsil eden özellikleri taşıyan genlerin üzerinde meydana gelen arızalar, genetik şifrelerdeki siliklikler. Lösemide reduplication sırasında yeni kan hücrelerinden birinde böyle bir sapma olduğu Jackson Woodliff tarafından tesbit edilmiştir.

Kanserin böyle kromozom defektlerinden meydana geldiği konusunda 1967-1980 yıllan arasında inanılır enstitülerin yayınladığı 42 makale vardır. Bu makalelerde kanser hücresinin teşekkülünde

  • kromozom sayılarındaki anormalliklerin,
  • kromozom şekil anormalliklerinin,
  • kromozomların genetik kartlarındaki anormalliklerin tesbit edildiği belirtilmiştir.
  • Ayrıca Philadelphia kromozomu defekti denilen bir kromozom arızası lösemilerde ciddi bir belirti olarak tesbit edilmiştir.

Yine kanser tetkiklerinde, kromozomlarda önemli bir tesbit, böyle defektli, arızalı bir kromozom taşıyan hücrelerin, bölünürken hızla transforme olmalarıdır. Yani, ilk bölünmedeki ama şiddetle artarak daha da sakat hücrelere dönüşmektedir.

Kromozomlardaki bu arızaların sebebi dış tesirler bölümünde açıklayacağımız tesirler olabileceği gibi, iç sebeplerden de doğabilir. Bilhassa sık bölünme yapan doku katlarında (kemik iliği ve epitel) kanserin çok oluşu, bir yerde bölünme sırasında bu tarz bir sapma ihtimalini gerçeğe daha yakın göstermektedir.

2. Hücre zarı ve endoplazmasında meydana gelen arızalar ve bu yüzden çekirdeğe akseden DNA ve RNA’daki denge bozuklukları. Bu tarz bozulmaların, umumiyetle, hormonal tesirlerin hücreye yükleyeceği enzimatik işlemlerin sapmasından doğacağı sanılmaktadır. Bilhassa meme kanseri hücresinde bu tarz hatalar sorumlu tutulmaktadır. Yine eskimiş iltihap bölgelerinde karışık kimyevi maddeler içinde kalan bir hücrenin, iç düzenindeki arızaların sonunda kanser hücresini netice verebileceği öne sürülmektedir.

3. Bilmediğimiz sebeplerle hücre içindeki mitokondrilerde meydana gelen hatalar yüzünden ribozomlara giden protein zincirlerinde yanlış karşılaşmaların meydana gelmesi ve sonunda yine genetik kartlara hataların iletilmesi.

Böyle iç sebeplere bağlı kanser teşekkülünde daha çok irsi hadiseler sorumludur. Bu açıdan bakınca, irsiyetin kanserde oldukça önemli bir yeri bulunması gerekir. Bunun münakaşasını ileride yapacağız. İç sebeplerin kanseri ortaya koyduğu iddiasında, bölünmelerde arta kalan bazı erin, sağlam kromozomlara karışmasının da mümkün olduğu düşünülmüştür.

B. Hücreye dışarıdan gelen tesirlerle kanserin meydana gelişi

1. Virus teorisi

Uzun yıllar, kanserin, minik mikroplar demek olan viruslardan geliştiği öne sürülmüştür. Ancak kanserin bulaşıcı olduğu ispat edilemediğinden, bu teori geçerliliğini uzun müddettir kaybetmişti. 1960′lı yıllarda Japon bilim adamları, bilhassa akciğer ve larinks kanserlerinde oncoviruslann amil olduğunu yeniden sahneye koydu. Daha sonra kanserin bakteriofaj hadisesi şeklinde bir virus enfeksiyonu olduğu, bu yüzden yaygın bulaşmalar yapmadığı ileri sürüldü.

Bakteriyofaj olayı, minik virusların, bir bakteriye veya hücreye çekirdeklerini aşılaması demektir. Kanserin virustan doğduğunu ileri süren ilim adamlarına göre, ona yakın virus cinsi, çekirdeğini, yani, genetik kartlarını hücreye nakletmekte ve hücre çekirdeğine geçen bu genetik kartlar normal hücrenin genetik kartlarını bozmakta, bilhassa onların doku düzeni içinde yaşamalarına mani olmaktadır. Hayvan kanserlerinde bu olay daha belirgindir. İnsan kanserinde ise bu görüş doğrulanamamış, teori mahiyetinde kalmıştır.

Gerek meme kanserinde, gerekse bilhassa ağız ve boğaz kanserlerinde virusların varlığı kesinlikle tesbit edilmiş, ancak kanserli dokuda savunma gücü bozulduğundan mı virusların bu dokuya hücum ettiği çözüme kavuşamamıştır.

Kan kanseri konusunda yapılan araştırmalar kromozom bozukluklarının virustan doğduğunu doğrulayamamıştır. Bilhassa lösemi ile uğraşan ilim adamları, Philadelphia kromozomun bakteriyofajla izah edilemeyeceği kanaatindedirler.

Burkitt lymphomasında ise böyle bk virus teskinin söz konusu olabileceği görüşü daha inandırıcı sayılmaktadır. O halde kanserin virustan geliştiği görüşü bazı kanser türlerinde daha inandırıcıdır, bazılarında ise izah edici değildir. Bilhassa hayvanlardaki kanser deneylerinin neticeleri, ne yazık ki, insan kanserine sanıldığı gibi ışık tutamamaktadır.

Maamafih, virusların kanserde rol oynadığı görüşü öyle sokağa atılacak bir teori de değildir. Ne var ki, virusun kanser hücresi doğurması olayı bir izah bulamamaktadır. Virusun kendi çekirdeğini, yani genetik kartın normal bir hücreye iğne yapar gibi zerk etmesi, sonra da normal hücre çekirdeğinin yeni bir kişilik kazanmasını genetikçiler sempatik bulsa da, muhafazakar biyologlar bunu muhtemel saymamaktadır.

Belki virusların, vücuda girdiklerinde vücut savunma hücreleri tarafından öldürülmeleri sırasında ortaya çıkan kimyevi zehirler normal hücrede bir kanser sapmasına yol açmaktadır. Daha ileride göreceğiz ki, virus teorisine kadar ilgi çekici olursa olsun, başka sebeplerin de kanser teşekkülünde tesir sahibi olduğunu gösteren pek çok örnekler vardır. Her kanser olayını virusla anlatmak mümkün değildir.

2. Tahriş teorisi

Tahrişten maksat, hücrenin zorlanması ve bunun devamlı tesiri demektir. Doku ve hücrenin zor şartlarla karşı karşıya bırakılması geçici olursa bu tahriş değildir. Hadisenin sürmesi önemlidir.

Kanser biyolojisinde tahriş örneklerini şöyle özetlemek mümkündür:

a. Kronik iltihaplar: Bilhassa dokuda devamlı kalınlaşma, çoğalma doğuran, uzun süren bazı iltihaplar kanser teşekkülüne taban tutmaktadır. Hypertrophic mide nezlesi (gastrit), taşlı safra kesesi iltihapları bu organların kanserine yol açmaktadır.

b. Eskiden çok önem verilen mesane paraziti bilharziasis’in mesane kanseri yaptığı görüşü değerini kaybetmiştir.

c. Ağız protezlerinin meydana getirdiği uzun süren yaraların kansere dönüşmesi, yine kanserle tahriş arasındaki ilginin örneğidir.

d. Devamlı tahrişlere yol açan bazı deri hastalıklarının kansere dönüşmesi (xeroderma pigmentosa gibi).

e. Kronik bazı akciğer hastalıklarının, bilhassa bronşektazinin kansere meyil kazandırması, kanserle tahriş arasındaki yakınlığa verilen örneklerdendir.

Klasik kitaplarda tahriş olayı kabul edilen bazı kanser türlerini biz gerçeğine uygun başka bölümlerde göstereceğiz. Ancak, hatırdan çıkarmamak gerekir ki, birçok kanser olayı tahrişle izah edilemediği gibi (kan kanseri), birçok devamlı tahrişlerin de kanser yapmadığı, yapamadığı bilinmektedir. Şu halde tahrişin kanserde bir rolü vardır, fakat her şey tahrişle yorumlanamamaktadır.

3. Işınlar ve fizik ajanlar:

Kanserin ışınlarla yakın ilgisinin bulunduğu sanılmakta, bilhassa röntgen ışını, kanser hücresinin doğuşunda önemli bir amil sayılmaktadır. Daha da mühimi, güneş ışığındaki ultraviyole ışınların cilt kanserinde bir numaralı amil, olduğu sanılmaktadır.

Ültraviyolenin thymine’i (nukleotid) çift bağlarla ikizleştirdiği ve kanser teşekkülüne yol açtığı tahmin edilmektedir. Akdeniz kuşağında cilt kanserinin çok görülmesi bu teoriyi kuvvetlendirmiştir.

X ışınlarına gelince: Muller’in X ışınlarıyla mutasyon yaptığı günden beri X ışınının kanser yapacağı iddiası ortaya atılmıştır. Bilhassa kan kanserinde X ışınının çok, önemli bir âmil olduğu savunulmaktadır. Ne var ki, hayatında hiç X ışınıyla karşılaşmadan lösemiye yakalan pek çok kimse olduğu gibi, birçok defa ışın aldığı halde lösemi olmayanlar da çoğunluktadır.

X ışınlarından daha sert olan gama ışınlarıyla da kanserin meydana gelmesi bahis konusudur. Bu mevzuda birçok yayınlar vardır. Meraklı olanlar, tavsiye ettiğimiz kanserolojiyle ilgili yayınlarda bunu inceleyebilirler: Bu konuda en inanılır üç yayın mevcuttur:

a. Thorium madenlerinde çalışan işçiler arasında çok görülen sarkom’la ilgili yayın.

b. Nagazaki ve Hiroşima’ya atılan atom bombalarından uzun yıllar sonra görülen aşırı lösemi vak’aları.

c. Amerika’da röntgen uzmanlarında görülen lösemi (normal nüfus yüzdesi Amerika için yüz binde 300 iken röntgen uzmanlarında bu nisbet altı kat fazladır).

X ve gama ışınlarının kanserle ilgisi konusunda iki ayrı görüş vardır. Birincisi, anne karnında ilk ayda iken bebeğin ışın alması ki, bu sırada şiddetli hücre bölünmeleri olmaktadır. İkinci görüş, ışınların hangi çağda olursa olsun kanser yapabileceği görüşüdür.

Işınların kansere yol açtığı teorisi hala şüphelidir. Bunun iki sebebi var. Birincisi, teorinin mutasyon olayından yola çıkmasıdır. Mutasyonda ise yanlış bir yorum vardır. X ışınıyla yapılan genetik değişme bir istidadı değiştirme değil, genetik kartta bir noktayı yok etmektir. Ünlü drosophila sineği deneyi ve sonra X ışınıyla yapılan bütün deneyler göstermiştir ki, ışınlar istidat değiştirmez. Mesela solucandan kelebek yapmaz. Ancak bir istidadı öldürür. Şimdiye kadar yapılan deneylerden hiçbiri bir genetik kartta değişme. meydana getirememiştir.

İkincisi; ışınların kansere yataklık yapması, daha çok kemik iliğinde tesir icra ederek lenfositleri güçsüzleştirmesine bağlı olabilir. Bunu ileride açıklayacağız. Ancak hayvan deneylerinde ışınlarla kanser meydana getirilebilmektedir. Nitekim ben de 1972 yılında beyaz farelerde .yaptığım bir yıllık çalışmalarda radyoaktif stronium-90 ile farelerde akciğer kanseri meydana getirmiştim. Işınların bazı genetik kartlarda, yok etme tarzında da olsa, mutasyon ve kanserojen sapma meydana getirdiği doğrudur. Ne var ki, bu sonuç pratik hayatta açıklık bulmuyor. Yüz binlerce kanserli hastanın büyük çoğunluğu; hayatta hiç ışınla karşılaşmamış kimselerdir.

Normal olarak çevremizde birçok radyoaktif kaynak vardır. Kaplıcalar bunların başında gelir. Ayrıca havada, bitkilerde var olan C14 (radyoaktif karbon) ve radon asal. gazı bütün canlılara devamlı tesir etmektedir. Ancak bu tesirler bütün insanlar üzerinde, umumiyetle aynı orandadır.

4. Kimyevi ajanlar

Günümüzde kimyevi ajanların kanser teşekkülündeki rolü hala birinci sırayı işgal etmektedir. Teknolojik gelişme ve sanayi patlamasından sonra kanserin artması bu görüşe büyük değer kazandırmıştır. Amerika’da kanserin 1940′tan sonra artması, İtalya’da 1955′ten sonra kanserin artış göstermesi, her iki ülkenin sanayi patlaması yıllarıyla paralellik arz etmektedir. Ayrıca geri kalmış ülkelerde kanserin azlığı da dikkat çekicidir.

Hangi kimyevi maddelerin kanser yapıcı olduğu sorusu birçok’ kitapta gerçekten mübalağa edilmiştir. İşi o dereceye vardırmışlardır ki, ekmekten patatese kadar her maddeyi kanserojen saymışlardır. Bu mübalağanın iki sebebi vardır. Birincisi, hayvan deneylerindeki isabetsizliktir. Kanserle ilgili birçok deney beyaz fare.ile yapılmaktadır. Beyaz fare kansere karşı o kadar hassastır ki, hangi maddeyi bu hayvana ısrarla tatbik etseniz, kanser yapabilirsiniz. İkinci sebep, kimyevi maddeler seçilirken savunma sistemi üzerindeki rolleri incelenmeden bunların kanser yapıp yapmadığı yolunda neticeye gidilmesidir. Vücut içindeki hadiselerle (in vivo) vücut dışındaki hadiseler (in vitro) çok değişik manzaralardır. Ve sonuçlar her zaman birbirine uymaz.

Ancak, kanser teşekkülünde ciddi olarak âmil sayılan maddeleri sıralamak isterim:

a. Katran, is, kimyevi örneği ile benzpyrene: İlk defa İngiltere’de geçen yüzyılda baca temizleyici işçilerin bacak aralarında tesbit edilen cilt kanseri, katrana karşı ilgi çekti. Sanayiin ilerlemesiyle hava kirlenmesi ve egzos gazları temelde benzpyrene maddesine dayanır. Bu madde, iyi yanmamış bir karbon bileşimi artığıdır.

Benzpyrene, hem hayvan deneylerinde, hem pratik kanserolojide doğrulanmış bir tesirdir. Elbette bunun bütün kanser vak’alarını izah etmesi beklenemez. Daha çok akciğer; ve hançere (larinks) kanserinde bunun sorumlu olduğu öne sürülmektedir.

Benzpryrene’in tatbikatta iki örneği vardır: kirli hara ve sigara. Şimdi bu konulan tek tek incelemek istiyorum.

1. Kirli hava: Türkiye’ de klasik örneği Ankara sayılan yahut sanılan olay, gerçekte iki boyutludur. Hangi şehrin havası kirlidir ve kir (kanser açısından) nasıl doğmaktadır?

Asıl kirli hava, sanayi şehirlerindedir. Burada benzpyrene ile birlikte daha pek çok kimyevi artık havayı kirletmekte ve buna yoğun trafiğin egzos gaz1an eklenmektedir-Amerika’da Detroit’te olduğu gibi. İkinci derecede kirli hava ise, bitki örtüsünden mahrum, hava akımları cılız şehirlerin havasıdır. Bu ikinci tip şehirlere örnek Ankara’dır. Önce şunu bilmek gerekir ki, insanlarını çevreleri ve yerleşim yerinde kirlettikleri haya iki yolla arınır: hava akımı ve bitki örtüsü. Hava akımının sağlanamadığı  şehirler, çevresinde ve içinde bitki örtüsüyle takviye edilirse. kirlenme büyük ölçüde giderilir. Üstelik bitki örtüsü hava akımını da kuvvetlendirir.

Bu kısa özetimizden sonra, hava kirliliğinin kanser yapıcı tesirine gelelim: Kirli havanın doğrudan kanser hücresi doğurma ihtimali azdır. Ancak, kirli hava kemik iliği için bir zehir teşkil eder. Ve kansere yataklık yapan tesirde bu noktada’ gizlidir.

2. Sigara: Sigaranın, bilhassa erken içmeye başlayanlarda ve bir paketten fazla içenlerde teneffüs yolu kanseri meylini arttırdığı kesindir. Bu tesirin tarzı münakaşalıdır. Son yıllarda tesir, tamamen benzpyren’e bağlanmaktadır. Bu halk arasında sigaranın zifiri denen katrandır. Ancak; bu arada sigaradaki DDT gibi tarım ilaçları artığını, yine sigarada yapraklarda daima var olan radyoaktif karbonu mesul tutanlar da çoktur. Belli olan bir şey varsa, sigara ile kanser arasındaki ilgide nikotinin rolü olmadığıdır.

Bu açıdan, katranı çok olan veya filtresiz sigaraların içilmemesi, günde 10-15′ten fazla sigara içilmemesi ger: çekten çok önemlidir. Unutmamak gerekir ki, sigara, kanser doğurucu değil, kanser meylini şiddetle arttırıcıdır. Aksi takdirde sigara içmeyenlerde kanser görülmemesi gerekirdi, gibi ters bir netice çıkar.

b. Tarım ilaçları: Tarım ilaçlan, böceklerin hücrelerinde çok ciddi tesirler yaptığından, hücre hayatında kanser açısından geniş bir inceleme ve tenkide tabi tutulmuştur. Bilhassa hücrelerde DNA ve RNA ile ilgili tesirlere yol açan ilaçlar kanserojen sayılarak üretimden çekilmiştir. Kanser tesiri açısından DDT adıyla tanınan eski bir böcek öldürücü ilaç, böyle kanserojen sayılan ilaçlardan biridir. Tarım ilaçlarının kanserojen tesiri, hücre içindeki DNA ve RNA helezonlarına tesiri şeklinde yorumlanıyor. Helezonların yapımı sonrasında genetik kartlarda kodlama hataları olabileceği ileri sürülmüştür.

Halen dünyada kullanılan tarım ilaçlan, böcek öldürücüler, geniş bir araştırmadan geçirilerek kanserojen olmadıkları tesbit edildikten sonra kullanılan ilaçlardır. Buna rağmen yiyeceklerin bol su ile yıkanması, bu konuda önemli bir tedbir teşkil eder.

c. Benzen ve bileşikleri: Sanayide ve pratik hayatta boya eritici, cila eritici olarak kullanılan bu ilaçların bilhassa kemik iliğinde yaptıkları tesirlerle lenf ve kan kanserine yol açtığına dair ciddi yayınlar vardır. Bunlardan biri kıymetli Türk ilim adamı Sayın Prof. Muzaffer Aksoy’a aittir.

Benzen ve bileşikleri, halk arasında tiner olarak tannan boya ve cila incelticisidir. Ve sakınılması gereken bir kimyevi ajandır. Bunun tesirinin iki yoldan olabileceği tartışılmaktadır. Birisi, hücre zarında doğuracağı erimeler neticesinde hücreye giren ve çıkan maddelerin kontrolünün kaybedilmesi; diğeri de kemik iliğine tesir ederek lenfosit yapımını bozma ve zayıflatmasıdır.

d. Tıpta kullanılan ilaçlar: Kanser tedavisinde kullanılan ilaçlan hemen hepsi kanser yapıcıdır. Bu tezadın sebebi, bu ilaçların az miktarlarının hücreyi yaralayıp kanser yapması, çok miktarının ise kanserli hücreyi öldürmesidir.

Yine tıpta kullanılan eski tüberküloz ilaçlarının bir kısmı kanser yapıcı sayılmaktadır.

Tıpta kullanılan ilaçların bazılarının kanserojen olduğu iddiası hayli mübalağa edilmiş, hatta spekülatif yayınlar yapılmıştır. Bunlar, umumiyetle, önceden temas ettiğim gibi, hayvan deneyleriyle insan yapısındaki kanserin farklılığından doğmaktadır. Bilhassa sentetik bazı hormonların kanserojen olabileceği yolundaki yayınlar arasında ise, oldukça inandırıcı olanları vardır. Bu konuda doğum kontrol hapları çok münakaşa konusu olmuş, sonunda bu hormonların zararsız olduğunu savunanlar çoğunluğu teşkil etmiştir. Sakarin gibi, şeker yerine kullanılan tatlandırıcılar ‘da çok tartışılmıştır. Bu ilaçların iddia edilen mekanizma tarzları ilgi çekicidir. Sakarin, muhtemelen karaciğere toksik tesir yapmaktadır. Hormonlar ise bilhassa rahim içi derisi üzerinde hücre değişim kontrolü yapmakta, daha doğrusu, buradaki hücre doğum ve değişimleri hormonlarla kontrol edilmektedir. Ayrıca hormonlar kompüter sistemi ve hücre istek mesajları yönünde çalışır. Bu karışık mekanizma içinde yanlışlık yapmamaya dikkat etmek, ilim açısından çok önemlidir.

e. Muhtelif kimyevi ajanlar: Bunlar arasında aspestos dediğimiz belli bir tozun akciğer zan kanseri yaptığı, aşağı yukarı ciddiyet kazanmıştır. Bazı köylerde yaygın görülen mezotelye Hacettepe Üniversitesinin patronajında yürütülen bir araştırma ile tesbit edilmiş ve yerleşim merkezi değiştirilmiştir.

İlmi yayınlarda sık geçen plastik petrokimyada eritici olarak kullanılan vinil klorür, anilin boyalan kanserojen sayılmıştır. Yine nükleer sanayide çok önemli yeri olan benzil oksit kanserojen sayılmaktadır. Bu madde bazı cins camlarda vardır.

Kimyevi ajanlar konusunda daha fazla ayrıntıya girmiyoruz. Ancak temel prensip açısından temas ettiğini çeşitli yollardan bazı kimyevi maddelerin kanser, tesiri yaptığı kesindir.

Pratik hayatımızda ehemmiyet taşıyan mesele şudur: Besinlerin imkân nispetinde kimyevi maddelere bulaşmaması gerekir. Yiyecek kaplarımız deterjanla yıkandığında çok iyi durulanmalıdır. Her kimyevi madde kanser yapıyor diye şüphelenmek yerine, farklı ve çeşitli kimyevi maddeleri’ devamlı yutmaktan kaçınmak en mantıklı yoldur. Gerçek odur ki, çok sert kimyevi bir maddeyi bir defa almak problem değildir. Daha zararsız kimyevi maddeleri devamlı almak daha tehlikelidir.

f. İç zehirler/hormonlar: İç zehirlerden asıl maksat, karaciğerin her gün normal olarak vücudumuzdaki mahzurlu maddeleri yok edememe halidir. Burada alkol çok mühim bir problemdir. Devamlı alkol alanlarda karaciğer, bütün zehir giderici gücünü alkole harcar ve vücutta daima zehirli artıkların kalma ihtimali vardır. Ayrıca alkol hücre zarlarındaki yağdan kurulu seçici barajları eritmesi açısından da kanser teşekkülüne yataklık eder. Bilhassa yutak ve yemek borusu kanserinin alkole yakın münasebeti kesinleşmiş gibidir. O halde, alkol, hem karaciğere yaptığı menfi tesir, hem de bizzat hücre zanna tesiri sebebiyle kansere yataklık yapar.

Hormonların tesiri ise münakaşa edilmeyecek kadar açıktır. Bilhassa meme kanserinde prolaktin hormonu ciddi olarak sorumlu tutuluyor. Hücrelerin üremeleri, gelişmeleri hormon kontrolünde olduğuna göre, üreme sapması şeklinde de görünen kanserin hormonlarla ilgisi olduğu kesindir. Meşhur bir hematolog, löseminin yaş açısından hormonal denge sarsıntılarının başladığı yıllarda daha çok görüldüğünü ileri sürmüştür. (Hormonal sarsıntılar 8 yaşında başlar, 12 yaşında hızlanır ve 20 yaşında oturur)

Hormonal tesirler ruhi tesirlerle fazlaca iç içe olduğundan, moral tesirlerin kanser yapma ihtimali de ihmal edilemeyecek bir faktördür. Beyin alt bölümü hipotalamusta hormonal ve ruhî merkezler yan yanadır ve birbirlerine kolayca tesir ederler. Yani, hormonlar ruhî buhran doğurduğu gibi, ruhî buhranlar da hormonal bozulmalar doğurur. Yapılan araştırmalar; en ağır ruhî buhranı ümitsizlik ve inançsız1ık olarak tesbit etmektedir.

Bunca kanser yapıcı sebep saydık. Daha çok, kanser hücresinin doğuşuna birçok sebep sıraladık. Hemen hatıra geliyor ki, gerçekte kanseri bunlardan hangisi yapıyor?

Eskiden bu soruya cevap bulunamıyordu. Şimdi kanser uzmanları bu faktörlerin hepsinin de kanserde parça parça rolünün bulunduğunu kabul ediyor. İleride, risk faktörleri bahsinde bu görüşün ne kadar haklı ve önemli olduğunu göreceğiz. Şimdi, meydana gelen kanser hücresinin akıbetini, bir başka deyimle, kansere yakalanmanın şartlarını özetleyelim.

• Bu yazı Onkolog Dr. Haluk Nurbaki, Yeni Asya Yayınları, Kanser (İstanbul, 1983) kitabından alınmıştır.

About Author /

Hizmetleri yurt sınırlarını aşmış; ilîm ve mânâ konferansları ile insanlığa hizmete koşmuş, bu yolda son nefesini vermiş ama son noktayı koymamıştır. Bu gönül sevdasının ışığını; nuru ile yol bulanların gönlünde ve eserleri ile yansıtmaya devam ediyor ve edecektir.

Start typing and press Enter to search