Hücredeki Alemler

Kanser

Kanser

Normal hücrenin dört ana unsurunun fonksiyonlarını şöyle özetleyebiliriz:

1. Hücre zarı: Eskiden hücre zan, soğan zarı gibi, dağılmayı önleyici bir torbadan ibaret sanılırdı. Sonradan anlaşıldı ki, insanın derisi insan için ne kadar önemli ise ve ne kadar karmaşık bir yapıya sahipse, hücre zarı da hücre için o kadar önemlidir ve o kadar karmaşık bir yapıya sahiptir.

Hücre zarı, iç içe iki yağ molekülü yatağından meydana gelir. Bu yataklar, proteinden kurulu ayrı bir sınırla da perçinlenir. Zar, minik delikler vasıtasıyla dış dünya ile ilgisini devam ettirir. Alış verişlerin yapıldığı bu pencereler, fevkalade hassas iyon dengesiyle, kaplıdır. Hayatın temel kimyası su iyonlarına dayandığından, hücre zarı her şeyden önce bu su iyonlarına karşı kompüterize edilmiştir. Yani, hücreye girecek ve hücreden çıkacak iyonların trafiği, bir kompüter sistemi içinde, bu zar aracılığı ile düzenlenir., Bunun dışında, hücre zarı, hücreye girecek bütün kimyevi maddelerden sorumludur. Bin bir denge hesaplarının neticesi olarak, hücre, mitokondrilerden aldığı talimatlarla bu alış veriş ahengini sağlar.

Hücre zarları, hücrenin hayat tarzı ve vazifesi ile ilgili özel vasıflar da taşır. Mesela bazı mikropların zarlarında akıl almaz koruyucu takviyeler vardır. Lenfosit hücresi gibi savunma ile vazifeli bazı savaşçı hücrelerde, zara zehirler yapışmıştır. Gerçekten hücre zarı akıl almaz, esrarengiz bir düzenler kompleksidir.

Daha da önemlisi, her hücrenin çevresinde statik bir elektrik alanı vardır. Bu alan, hücrenin cinsine göre değişiklikler gösteren bir alandır ve hücreyi biyofizik tersliklerden korur. Ne var ki, bu alana dışarıdan tesir etmemiz, bugünkü şartlarda imkânsızdır.

Hücre zarının bir diğer mühim vazifesi de doku bağlantılarını yapmaktır. İki hücre bir doku içinde iken, zarlarının karşılıklı kilit-anahtar işlemine benzer uzantıları ile birliklerini sağlarlar. Nitekim kanser hücresinde ilk isyanlar bu bağların yok olmasıyla başlar.

Yine hücre zan açısından çok önemli olan bir husus, besinler arasında yağların yeridir. Eskiden yağların yalnız yağ hücresi için veya enerji için alındığı sanılır ve besinler arasında yağ küçümsenirdi. Vücutla tazelenen hücrelerin zarları için yağın ne kadar büyük ehemmiyet taşıdığı, bugün daha iyi anlaşılmaktadır.

Hücre zarının ehemmiyetini hatırlatmak için en iyi örnek olarak, üzerinde yüzlerce kitap yazılmış olmasını zikredebiliriz.

2. Sitoplazma: Burası, canlılığın devam ettiği hücre vücududur. Saydam bir yatağın (hyaloplazma) içinde birbirleriyle köprü birleşmeleri yapan, tabaka tabaka ağlardan doludur. Sanki bir şehrin sokakları gibi planlanan sitoplazmada farklı dört minik laboratuar vardır: ribozom, lisozom, mitokondri, golgi cihazı. Bunların vazifeleri iyice açıklığa kavuşmuş değildir. Ancak bugünkü bilgiler, bu parçacıkları, şöyle tarif etmektedir:

Lisozomlar küçük birim laboratuarlar olup enerji meseleleriyle ilgili kimyevi bağlantılar yaparlar.

Ribozomlar amino asitleri, hücrenin genetik kartına uygun şifreler halinde, m-RNA’ lara bağlar. Tamamıyla kompüterize laboratuarlardır.

Mitokondri, hücrenin temel kimya fabrikasıdır. Bir yandan Krebs gizli solunumunu yaparak hücreye enerji sağlar, diğer yandan enzim ve ferment münasebetiyle bütün biyolojik alış verişleri tanzim eder. İç, içe lojları, çeşitli katlarında zarları olan apayrı bir dünya gibidir. Elektron mikroskobuyla ve radyoaktif karbonla yapılan incelemelerde, bu minik fabrikanın çok karışık bir yapıya sahip olduğu ve tamamen kompüterize bir sistemle, elektronik beyin gibi çalıştığı tesbit edilmiştir.

Golgi cihazları, daha çok salgı işlemleri yapan, hücrenin fonksiyonuna göre değişik salgılar salan tam bir kimya üretim fabrikasıdır. En modern kimya laboratuarlarında bin bir merhaleden geçerek zorlukla yapılabilen en karışık işlemleri, saniyede akıl almaz bir maharetle yapar ve gerekli her kimyevi maddeyi imal eder.

Bu dört ayrı ünite, sitoplazma içinde binlerce, yüz binlerce sayıda mevcuttur. Yine bu minicik fabrikalar insan idrakiyle kavranması güç küçüklüklerdedir. Mitokondri 3-7 milimikron uzunluğunda, 0,3-1 milimikron enindedir. Golgi cihazları mitokondriden biraz küçük, ribozomlar ise hepsinden daha küçüktür.

Sitoplazmada bu kimyevi fabrikalardan başka, sentrozom denen biyofizik bir ünite daha vardır. Hücre üremeye, bölünmeye başlayacağı zaman bu ünite faaliyete geçer. Sentrofor da denen bu ünite, tamamıyla fizik bir ünitedir ve çalışma tarzı bugüne kadar açıklığa kavuşmamıştır. Üçün katları sayısınca ince çubuklardan meydana gelen, 9, 27 gibi, demetlerden kuruludur. Bölünme sırasında bu çubuklar hücrenin iki kutbunda yer almakta, acayip bir gerilme göstermektedir. Sanki esrarengiz bir biyomanyetik alan hücreyi tesiri altına almakta, çekirdekteki bütün genetik kartlar bu çubukların tesiriyle aynı şekilde ikiye ayrılıp bölünmeye geçmektedir. Kimyevi yapı itibarıyla elektromanyetik kabiliyeti olmayan organik maddelerden kurulu genetik kartları taşıyan kromozomların nasıl olup da, sanki bir mıknatıs tesirinde imiş gibi, kutuplaştığı bilinmemektedir. Gerçi iyon farklılaşmaları organik kimyevi maddelerde gerilme ve açısal değişmeler yapar. Ancak bu tesir, temas mesafesinde geçerlidir. Sentrozomların bu tesirlerine biz “biyomanyetik tesir” diyoruz. Bu, statik elektrik tesirinin çok değişik bir şeklidir. Burada asıl önemli olan, mitoz, yani bölünme zamanını tayin eden kompüter sistemidir. Bu sistem insanda beyin ve hipofizle bağlantılı esrarengiz bir kumandayla yürütülmektedir. Fakat hangi hücrenin üreme izni alacağını vücudumuzda hangi organın tayin ettiği hala tesbit edilememiştir. Doku içinde yaşayan hücrenin üremesi, kesinlikle izne bağlıdır ve bu emri almadan hiçbir hücrenin sentrozomu işleme geçemez. Bu hadise yine kanser hücresinde bozulan en önemli hadiselerden biridir. Bu sistemin bozulması, kanser hücresinin sınırsız üremesine yol açar.

Şimdi hücrenin diğer bir bölümüne geçiyoruz.

Çekirdek (nukleus) hususi bir zarla çevrilidir. Bu zar, hücrenin zarından farklı, çok husus! elektronik seleksiyon kabiliyetine sahiptir. Nukleus, şeffaf bir nukleoplazma ile boyalara çok hassas kromatinlerden kuruludur.

Çekirdeğin özünde, yine ayrı bir bölüm vardır: çekirdekçik. Bu bölüm de ayrı bir koruyucu zarla ayrılmıştır. Burada şifrelerin gizli kartları saklanmaktadır.

Çekirdekte hücrenin üremesini yönlendiren DNA’ dan kurulu kromozomlar vardır. Şifrenin öz kartı çekirdekçikte saklıdır. Çekirdekçikten çıkan m-DNA ve RNA’lar ribozomlarda yeni ekler alır, çekirdeğe dönerek kromozom halinde üremeyi bekler.

Hücre dünyası çekirdek ile, sitoplazmadaki kimya fabrikaları ile (Golgi cihazı, mitokondri) başlı başına bir mucizeler diyarıdır. Üstelik bütün kabiliyetlerini, DNA’larla kendisinden sonra gelecek nesillere tıpa tıp aktarır.

Hücrede yürüyen kanunlar, kompüter sistemi ile programlanmış, çok değişik fizik ve kimya hadiseleridir. Bir örnek vermek gerekirse, bir hücre yüzlerce dev kimya fabrikasının zorlukla yapacağı işlemleri günde defalarca tekrar eder. Üstelik her hücre, bu işleri, kendi vazifesinin şuuru ve kendi kimyevi programı içinde yapar.

Hayatın sırrı (maddi şartlan) hücrede toplanmıştır. Ne var ki, hayat, geçen yüzyılın maddeci ilim adamlarının sandığı gibi bir kimyevi iyon ilgisinden ibaret değildir. Aksine, hücre içinde programlanmış bir şuurdur. Bu konuyu bir misalle açıklamak istiyorum.

Hücre içindeki kimyevi maddelerin hepsini bir araya getirsek ve hücredeki sisteme göre yerlerine koysak hayat başlamaz. Çünkü sistemi harekete geçirecek program yoktur-tıpkı hazır bir radyonun radyo dalgası almadan çalışmaması gibi. Şu halde, hücre, kimyevi yapısı kadar, matematik bir programın da temsilcisidir. Hem de her hücreye has, şuurlu bir matematik programın temsilcisidir. Verem mikrobu, kuduz virüsü, ,bir otun hücresi, bir karaciğer hücresi, bir beyin hücresi, böylece hep bir matematik programın temsilcisi olmuşlardır.

Bir mikrobun kendisini savunmak için saldığı salgılar, hipofiz bezinin bir hücresinin saldığı hormonlar, bugün hiçbir laboratuarda yapılamamaktadır. Bunlar dört tane amino asidin marifeti değil, hücredeki matematik program şuuruyla gerçekleşen akıl almaz bir hadisedir.

Hücrenin temel yapısında dört önemli ilmi gerçek müşahede ediyoruz:

  1. Birbirinden ilgi çekici kimyevi yapılar.
  2. Büyük bir matematik program sistemi.
  3. İlmin hala çözemediği biyomanyetik sistem (sentrozom ve bölünme çubuklan).
  4. Kendisinden sonraki hücrelere aktaracağı genetik kartlar (numune ve nüvecikte kayıtlı kendi karakterleri).

Bir hücreye bakarken bu özellikleri dikkate almak zorundayız. Yoksa bazı dar görüşlüler gibi, tek kimya birimi açısından incelemeye kalkarsak, onu ebediyen tanıyamayız.

Hücrenin özelliklerine şimdiye kadar iyice açıklanmamış yönleriyle temas ettik. Hücre genetiği konumuz dışında kaldığı için, bu konuyu şimdilik fazla açmıyorum. Ayrı bir kitapta yine siz okuyucularıma bu ilgi çekici konuyu tanıtacağım. Ancak sırası gelmişken çok önemli bir noktaya kısaca temas edeceğim: hücrenin genetik kart muhafazası.

Genetik Kartların Korunması

Son 15 yıl içinde hücrenin genetik şifrelerini bozmak için pek çok deney yapılmıştır. Ancak hiçbir gayret, hücrenin genetik kartlarını, şifrelerini değiştirememiştir.

Radyoaktif karbonla yüklü proteinler hücreye verildiğinde, bu madde kimyevi olarak normal karbonun aynı olduğu halde, nukleolusa, yani, gizli şifrelerin bulunduğu hücre kısmına geçememiştir. Hücre akıl almaz bir maharetle radyoaktif karbonu normal karbonla değiştirmekte ve şifreleri korumaktadır!

Yine radyoaktif azottan kırılmış proteinler koli basiline besin kanalıyla aktarıldığında, kimya yoluyla normalinden ayrılmayan bu azot da genetik kartlara geçememektedir. Sanki esrarengiz bir alim, bu zararlı azotu, yeni doğan mikrobun genetik şifresinden çıkarmaktadır.

Yine antibiyotik ve böcek öldürücü tarım ilaçlarının geniş ölçüde kullanıldığı son 40 yıllık devrede ne mikroplarda, ne böceklerde genetik şifrelerin bozulmadığı anlaşılmıştır. Bu ilaçlara karşı dayanıklı yeni hücreler doğmuş, fakat bu değişme genetik kartlarda değil, hücrelerin kimyevi savunma sisteminde olmuştur. Mikroplar, beslenme vasatlarına ait temel karakterleri ve davranış tarzları değişmeden bu maddelere dayanıklılık kazanmışlardır. Evrimcilerin bütün mutasyon yaygaralarına rağmen, kâinatın dengesinde ne bir böcek eksilmiş, ne de yenisi türemiştir.

Kanser hücresinin özelliklerine geçmeden, hücrelerin doku yapma kabiliyetlerine de temas etmek istiyorum.

Doku, hücrelerin iç dünyalarındaki hayat programlarında kaydı olan bir ortak yaşama sistemidir. Bu sisteme giren hücre kendi başına varlığını devam ettirme özelliğini yitirir. Üremesi çok ciddi şekilde sınırlandırılır. Kendi keyfine göre üremesi yasaklanmış olur. Dokunun cinsine göre, hücreler belli geometrik düzenler içinde birbirine kilitlenir. Büyük ölçüde vazife bölümü doğar. Doku içindeki hücre, bağımsız olduğu zaman yapmak zorunda kalacağı birçok işi yapmaktan kurtulur; bunun yerine belli bir işi daha şuurlu bir şekilde yapmak zorunda bırakılır. Mesela hem oksijen, karbon ve azot gibi maddeleri temin etmek, hem üremek, hem de salgı salmak yerine, bunlardan birini daha ihtisaslaşmış olarak yapar. Doku içindeki hücre, matematik programını, dokunun genel program kompüteri içinde birleştirmiştir. Doku hayatı, canlı türlerinin sonsuzlaşmasını hedef almıştır. Bu, elbette, Yüce Yaratıcının kâinata adeta bir şuur halinde dere ettiği Kaderin bir neticesidir. Zaten hücrenin matematik programı, kompüterize hayatı da hep Kaderin bir ifadesidir.

Ve işte kanser dediğimiz hadise, hücrenin bu doku sistemi içindeki ahenk aksamasıyla ortaya çıkmaktadır.

• Bu yazı Onkolog Dr. Haluk Nurbaki, Yeni Asya Yayınları, Kanser (İstanbul, 1983) kitabından alınmıştır.

About Author /

Hizmetleri yurt sınırlarını aşmış; ilîm ve mânâ konferansları ile insanlığa hizmete koşmuş, bu yolda son nefesini vermiş ama son noktayı koymamıştır. Bu gönül sevdasının ışığını; nuru ile yol bulanların gönlünde ve eserleri ile yansıtmaya devam ediyor ve edecektir.

Start typing and press Enter to search