Hizmet Ama… Nasıl?

Yüce Peygamberin Temel Mesajları

Yüce Peygamberin Temel Mesajları

Olayın teferruatlarına girdiğimiz zaman, bakınız insan haklarına Efendimizin verdiği önemde ne gibi yücelikler çıkacak… Hiç kimsenin kimse için çalışamayacağı, yani bütün hizmetlerini insanların kendisi görmesi gerektiği. Eğer kendisinin göremediği hizmeti başkasına yaptırıyorsa, mutlaka rızasının tam olarak sağlanmasını, ücreti mukabilinde sağlanmasını emretti. Bu o kadar ileri bir ilkeydi ki; bir defa efendimiz, herhangi bir şey taşırken, kesinlikle başkasına taşıtmazdı.

Hizmetlinin tümünü kaldırmıştı. Hatta, muhterem kızı Hazreti Fâtıma, çok zor şartlarda olduğunu birisinin kendisine ücreti mukabilinde yardım etmesini istediği zaman Efendimiz dedi ki, “Sen dahi olsan kimse kimseye yük olmayacak, herkes kendi işini kendi yapacak.”

Bugünkü toplumun içerisinde, toplum kendini ne kadar üst seviyede görürse görsün hâlâ hizmetçi çalıştırarak, bir takım insanlara zımnen üstünlüğünü ilan etmektedir. Halbuki, Efendimizin getirdiği ilkede, ne zenginlik, ne güç, ne bulunduğu mevki, başka birisini kendisine hizmet yaptırmak için vesile olamazdı. İnsan haklarına Efendimizin verdiği önemi, bu çerçevede çok iyi görmek lazım.

Daha önemlisi çalıştırılan insana verilen ücretti. Bu aslında İslamiyette işçi hakları açısından fevkalade önemlidir. Çünkü, Efendimiz herhangi bir kimse çalıştırıldığı zaman, rızasını şart koşmuştur. Bu rızanın şart olması, müteakip defalar efendimize gelerek “Ya Resulallah, sen bize işçinin rızası şart dedin ama öyle fahiş fiyatlar istiyorlar ki, biz bunu ödeyemiyoruz. Ne yapacağız? Nasıl işçi çalıştıracağız?” dedikleri zaman aynen verdiği cevap şudur, “Alın teri tartışılamaz. Rızasını alın. Benden zorlayıcı bir hüküm bekliyorsanız, ben bunu işçilere karşı yapamam. Ne istiyorlarsa onu vereceksiniz.” Yani işçiden yana bir anlaşma yapılmasını Yüce Peygamberimiz ondört asır önce ortaya koymuştur.

Efendimizin gerek insan hakları bakımından, gerek insan eşitliği bakımından ortaya koyduğu ilkeler inanınız ki çağı çok aşar. Mesela bunun en yakın misali, işçi olaylarıdır. Dünyada hiç bir toplum işçisinin isteklerine sınır koymadan, bir çalışma programı yapamamıştır. Mutlaka bir sınır koymuştur.

Hâlbuki ondört asır evvel efendimiz, böyle bir sınır olamaz, alın teri mutlaka rıza ile bağdaşmalıdır, buyurmuştur.

Şimdi bu insan haklarına ilişkin, şüphesiz ki sonsuz misaller vermek mümkün. Fakat Efendimizin yeryüzüne getirdiği diğer ilkeleri anlatabilmek için, bunu bu kadar özetleyerek bırakacağım.

İkinci önemli olay, kadın hakları olayıdır. Yine bugünkü İslam âleminin sis arkasından görünümü, İslamiyetin kadın haklarına verdiği süper değeri, bir türlü anlatma imkânı vermemektedir. Fahri Kâinat Efendimiz, kadın haklarını kadın erkek eşitliğini, o kadar ileri noktada tutmuştur ki, kadınların da ilmi öğrenmesinin farz olduğunu belirtmiştir. Bundan daha önemli bir görüntü olamaz. Kitabımın başında söylediğim gibi, o çağın insanları, daha kadınları adam yerine koymazken, Yüce Peygamberimiz kadınların ilim öğrenmesini farz kılmıştır. Bu ne demektir? İlim öğrenmek herhalde genel kültürünü artırmak için verilmiş bir emir değildir. Kadınların her sahada, cemiyet içerisinde aktif rol oynayabilmelerini sağlayabilmek için Yüce Peygamberimiz kadınlara ilim öğrenmelerini, okuma yazma öğrenmelerini kesin şart koşmuştur.

Hatta biraz önceki satırlarımda bahsettiğim, Bedr Savaşı esirlerinden, erkek ve kadınlara okuma yazma öğretenler serbest kalacaktır emrini çıkarmakla kadınların da erkeklerle birlikte eşit şekilde tahsil görmelerini istemiştir. Ne yazık ki kısa bir süre sonra İslamiyette, Arap milliyetçiliği bilhassa Emeviler devrinde, Arap gelenekçiliğine dönmüş ve kadınları tekrar eve hapsetmiş. Bunu da islamiyetin gereği motifi gibi vermiştir. Bundan dolayıdır ki, mesela, Emevilerle bağdaşmayan siyasi gruplar, bu etkinin altında kalmayarak, kadınlara daha çok hak verir görüntüde olmuşlardır. Mesela, o çağda İran’da, Şiayı teslim edenler Emeviler’in bu Arap geleneğine uyamamışlardır. Oysa bugünkü İran ise, yeniden Arap gelenekçiliğine uymakta, kadın haklarını tekrar (Dinde böyle icap ediyormuş gibi) ikinci plana itmektedir. Bunu çok iyi tanımak lazım. Bir dinin Yüce Peygamberi, kadına okuma yazmayı emrediyorsa, ilim öğrenmeyi emrediyorsa, bunun mutlaka bir anlamı vardır. Kadının toplumda eşit söz sahibi olması… Hatta, daha ilerisi… Efendimizin koyduğu çok önemli bir ilke, kadının ekonomik bağımsızlıdır. O çağlarda kadınlar kesinlikle, miras şöyle dursun, hiçbir ticari olayda, ekonomik bağımsızlığa sahip değildi. İlk defa Efendimiz, kadınlar, ekonomik alanda yani, ticaretlerinde istediği şekilde hareket edebilirler ve bunun için erkeklerinden izin almak zorunluluğu yoktur diye buyurmuştur.

Kadınlara eşitlik

Kadınların gerek ticari hayatta gerekse bilimsel hayattaki varlıklarını sürdürebilmek için bu kadar net kaide koymasına rağmen, O’nun tamamen özel, birtakım olaylara ilişkin, sözlerini bahane ederek, kadınları bir kenara itmek, adeta İslam dünyasında, erkeklerin kendi hegemonyalarını sürdürebilmeleri için, dini alet etmelerinden başka bir hadise değildir.

Şimdi bunun için şöyle bir örnek vermek istiyorum. Mesela bir defasında, kim olduğu belli olmayan ama bir kimse, Hazreti Ayşe’ye gelerek Efendimizi görmek istemiş, Hazreti Ayşe de “Şimdi camide, biraz sonra gelir” demiş. Biraz sonra Efendimiz gelince, “Niçin içeri aldın bu adamı ben yokken”, demesi üzerine, “Ya Resulallah o âmâ idi. Bizlere bir zararı dokunmaz diye telakki ettim” deyince, “Ama olsun senin sesini işitmiyor mu? Herhangi bir ziyan verebilirdi” anlamında bu cümleyi kullandı diye oturmuşlar, bunca İslam âlimi gelmiş geçmiş, “Hanımların sesini erkeğe duyurması caiz değildir” demişler… Hâlbuki Resulullah Efendimiz, kendisine İslam hukuku hakkında soru soranlara aynen şu emri tebliğ etmiştir, “Benden sonra İslam hukukunun bütün ayrıntılarını Ayşe’den öğreneceksiniz.” Ve nitekim, Efendimiz âlem-i cemale intikal ettikten sonra, Hazreti Ayşe eshabla seminerler yapmıştır. Yani İslam hukukunu öğretmek için grup grup bu insanlara ders vermiştir. Bunu misal almayıp da, ne olduğu belli olmayan bir bedevinin izinsiz eve girmesi üzerine “Bir zararı dokunmasın” ilkesini misal alarak “Kadınlar yavaş sesle konuşsun” demek, artık İslamiyetin ne halde olduğunun, nasıl yanlış yorumlar pençesine düştüğünün en iyi örneklerinden birisidir. Kaldı ki Efendimiz, kadınla erkek, bilhassa eşler arasındaki münasebetleri anlatmak için, çok önemli misaller vermiştir. Mesela, Hazreti Ayşe annemizle haftada bir defa koşu yapmıştır Medine’de… Bir dinin Yüce Peygamberi eşi ile koşu yapıyor, bugünkü bir insan karısı ile yanyana yürümeyi dine aykırı buluyor. Buradaki tezatı artık okuyucularımın anlayışına bırakıyorum.

İslamiyetin temel ilkesi ile Efendimizin gösterdiği “Kadınlara karşı bu eşitlik kavramı“nı yalnız Efendimize ait bir olay olarak görmemek lazım, Allah’ın yüce kitabı Kur’an, bütün ayetlerinde erkeklere verdiği emirleri aynen kadınlara da vermiştir. Hatta bu hususta, dünya yayın tarihini inceleyen bilim adamları demektedirler ki, “Yeryüzünde kadına ilk hitap eden kitap Kur’an’dır”… Bundan önce hiçbir kitapta kadına hitap eden, kadını erkekle eşit bir varlık sayarak, “Siz de şöyle yapın” diyen hiç bir kitap yoktur. Hatta diğer semavi kitaplar da doğrudan doğruya, erkeğe hitap eder… Bilindiği gibi gerek Arapça’da gerek İbranice’de erkek ile dişiye hitapta kelimeler motif itibarı ile kalıp itibarı ile etimolojik olarak değişik olduğu için diğer kitaplarda böyle bir ayrım görmezsiniz. Hâlbuki Kur’an her verdiği emirde “Erkekler ve kadınlar ilim yapınız, erkekler ve kadınlar sabırlı olunuz, erkekler ve kadınlar Allah’a hamd ediniz, erkekler ve kadınlar Kur’an okuyunuz” diye bütün emirlerini kadınlarla erkeklerini eşit tutarak vermiştir. Hiçbir kimsenin, herhangi bir kaynak diye telakki ettiği, bir tefrikaya başvurarak kadını erkeklerden aşağıdaki mertebeye indirmesi mümkün değildir. Kaldı ki, İslamiyetin ilk ampulleri diye bilinen ve ilk İslam olanlardan 11 kişinin altısı kadındı. Ve ondan sonraki devirde de kadınlar çok etkin olarak, Asr-ı Saadet’te Efendimizin zamanında rol oynamışlardır.

Bunlara ait bir kaç misal vererek nasıl konunun saptırıldığını, Efendimizin kadınlara verdiği hürriyetin, özgürlüğün, erkekten nasıl farksız olduğunu göstermek istiyorum. Bunlardan en çarpıcı misal, Efendimizin Mekke’den Medine’ye Hicret etmesi sırasında meydana gelen olaydır. Hadise şöyledir, Medineliler çeşitli vesilelerle Efendimizi ve diğer Müslümanları, Medine’ye davet etmek üzere teşebbüslerde bulunmuşlardı. Ancak bu teşebbüsler sırasında, konunun tam oturması ve ciddileşmesi için Efendimiz bir teklifte bulunmuştur, demiştir ki, “On iki kişilik bir konsey kurun ve Medine’ye yapacağımız göç ile Medine’de yapacağımız işleri bu konseye danışarak yürütelim”. Şu halde, Medine’ye, göç için bu komisyonun ya da konseyin çok önemli bir siyasi etkinliği, rolü vardı, işte bu komisyonda yer alan üyelerin iki tanesi kadındır.

Çarpıcı bir örnek

Yine, kadınlarla ilgili mutluluk çağında, çok çarpıcı örnek şöyledir. Bir Habeş folklor heyeti (!) Medine’ye gösteri yapmaya gelmiştir. Tabii, üzerlerinde o zamanın tam bir Afrika kıyafeti var. Kısmen üst kısmı çıplak kıyafetle kadınlı erkekli gelen folklor heyetinin Medine’de gösteri yapmaktan muratları elbetteki Müslüman cemaati değilmiş gibi görülmüştür. Çünkü o sırada Müslümanlar bu heyetin gösterilerini görünce çekip gitmiştir. Yani onlara bakmak istememişlerdir. Onlar daha çok Hıristiyan ve Yahudi cemaati olduğu için diğer putperestlere gösteri yapacaklarını bilerek gelmişlerdi. Ama o sırada, Yüce Peygamberimiz oradan geçerken yakınındaki eshabına sormuş,”Habeş folklor heyeti” cevabını almıştır. Efendimiz, “Peki gidip görelim” demiştir. Efendimizin o folklor heyetini seyretmesi, diğer eshabın da orada toplanmasına sebep olmuştur. O sırada Efendimiz daha önemli bir emir vermiş, “Ayşe böyle şeyleri çor sever çağırın gelsin” demiştir. Ve efendimiz yanına eşini alarak o folklor heyetinin gösterişini bir buçuk saat seyretmiştir. Bu görüntü, asırlar boyu içerisinde İslamlara örnek olacak bir görüntüyken, ne yazık ki bunun varlığını, yani bu kesin olarak olmuş bu hadisenin varlığını bile yok saymak, böyle bir şey olmamıştır demek gayreti içine düşmüşlerdir. Yine başka bir örnek vereceğim, bu sefer Hazreti Ömer ile ilgili çok enterasan bir örnek. Bir gün Yüce Peygamberimiz, hanım. Müslümanlarla sohbet ederken, Hazreti Ömer içeri girmiştir.

Hazreti Ömer içeri girdikten sonra hanımlar biraz daha derlenip toparlanmışlardır. Yani, başlarındaki örtü dağınıkken biraz daha bağlamışlardır. Ve o neşeli konuşmaları, Efendimizin sorduğu suallerden aldıkları mutluluk hali birden kaybolmuş, bir ciddiyet hâkim olmuştur. Yüce Peygamberimiz gülmeye başlamıştır. Bayağı epeyce gülmüş, mutadının hilafında, tebessümü aşan bir şekilde gülünce Ömer sormuş, “Ya Resulullah niçin güldünüz anlayamadım”; Peygamberimiz ise “Hayret” demiş, “Bu kadınlar benim yanımda ne kadar neşeliydiler. Sen girince adeta yeniden bir tesettür icad ettiler. Bunları siz mi telkin ediyorsunuz?”demiş. Bakınız İslam âleminin hanımlar üzerindeki, sevimsiz sert görüntüsünü ne güzel izah eden bir hadisedir. Nitekim aradan yıllar geçtikten sonra Hazreti Ömer halifelik döneminde hutbedeyken boşanma tazminatı konusunda bir ikazda bulunmuş. Şimdi bakınız, İslam tarihine su karışmadan aktarılan bir vakayı güzelce inceleyebilirsek neler çıkıyor altından…

İslam hukukunda boşanmada mutlaka bir tazminat vardır. Yani ufak bir kızgınlıkla yuvanın yıkılmasını engellemek için yüksek dozda bir tazminat vardır. Hatta Kur’an ayetlerinde tazminatın taraflar tarafından kararlaştırılıp anlaşılır miktar üzerinden ciddi olarak, yerine getirilmesi emredilmiştir. İşte Hazreti Ömer bu ayeti açıklarken, demiştir ki, “Bu tazminatı o kadar büyüttünüz ki artık kimse boşanamaz oldu. Bunu sınırlayın” demiştir. Mesela bugünkü rayiçle hesap edersek, normal bir boşanma tazminatı 10 milyon, 20 milyon lira gibi akla gelirken, o zamanın rayiciyle bugünün 200-300 milyonu gibi birtakım tazminatlar konmuş. Mehir dediğimiz bu tazminatlar konmuş. Hazreti Ömer de cemaati ikaz ediyor ve diyor ki, tazminatı o kadar artırdınız ki istemese de eşler birbirinden ayrılamıyor, zoraki aile yuvaları meydana geliyor, bu doğru değil. Hadiseyi anlatan hadis nakilleri diyor ki, bu sırada cemaatin arka sıralarında uzun boylu yüzü çilli bir hanım ayağa kalkarak dedi ki (Şu noktaya dikkat etmek lazım. Demek ki o devirde hutbe okunurken kadınlar ve erkekler arada perde olmaksızın bir arada dinleyebiliyorlarmış. Eğer arada perde olsaydı kadının uzun boylu ve çilli olduğu şeklindeki ayrıntılarla hadîs nakledilmeyecekti.) “Ya Ömer, sen ayeti çarptıramazsın ayet anlaşınız diyor, sen hayır anlaşmayınız azaltınız diyorsun, hakkın yoktur buna” dedi. Hazreti Ömer rengi biraz kaçtı “Evet bacımız haklıdır” dedi…

Bakınız bu hadiseyi bugün İslamı saptıranlarla bir konuşun… Camiye hanım sokmuyorlar, araya perde koyuyorlar, konuşma hakkı hiç yok.. Hâlbuki Hazreti Ömer gibi sertliği ile meşhur bir insanın karşısında, hem de halifeyken bir hanımefendi çıkıp diyor ki, “Sen ayeti bilmiyorsun, ayet öyle değil böyledir” diyor. Bu örneklerden anladığımız şudur ki, Yüce Peygamberimiz, hanımlara kesinlikle eşit hak ve toplum içerisinde eşit saygınlık getirmiştir. Ondan sonra olanlar İslamiyetin kendisi değildir. Ama bu demek değildir ki, İslamiyette tesettür yoktur. Zaten İslamiyetteki tesettür sınırlı bir tesettürdür. Ve bu sınırlı tesettürün amacı da kadının toplum içinde devamlı varlığını yaşatmaktır. Eğer kadın toplum içerisine sokulmayacak olsaydı tesettüre lüzum yoktu ki… Eğer kadın evinde oturacaksa istediği kıyafetle otursun… Tesettürün amacı nedir? Toplumun içine karışmış çeşitli yerlerde çalışan kadını bir şehvet mekanizması olarak göstermemek, yani bir yere açık saçık bir kadın oturarak oradaki erkeklerin işini gücünü bırakıp onlarla uğraşmasını önlemek için tesettür gelmiştir. Yani tesettürün amacı kadının erkekle eşit olduğu, ona bir ek olarak bakılmaması lazım geldiğini sergilemek için getirilmiştin Ve bu nedenle de, tesettür yaptırdığı halde kadının çalışmasını da engellemenin kaosunu anlamak mümkün değildir. Bu doğrudan doğruya çok eski milletlerin, eski Araplar’ın eski diğer çevredeki milletlerin geleneksel kadına karşı olan tavırlarıdır. Adeta, kadını biraz daha müşkül duruma sokacak, aşağılatacak bir madde bulabilir miyiz diye senelerce uğraşmışlar ve öyle bir madde bulamamışlar…

Çünkü Efendimizde böyle bir şey zuhur etmemiş. Kadınları küçük düşürecek, kadınları ikinci sınıf kılacak hiçbir cümle Efendimizden zuhur etmediği için bu sefer kendi kendilerine mevcut hadiseleri uydurarak, abartarak, kadını ikinci plana itmenin imkânlarını aramışlardır. Demek ki Efendimizin en büyük özelliklerinden biri getirdiği nimetlerinden bir tanesi, kadın haklarının taa bin dört yüz sene önce, hiç bir kavimde yokken, erkekle eşit hale getirilmesidir. Tabii, bu zaman içerisinde, envai çeşitler dönemle kaybola kaybola acaip bir takım uygulamalara kadar gitmiştir. Ama bundan sonraki toplum içerisinde artık islam kadını da Efendimizin, kadın hakkında ne düşündüğünü, nasıl uygulama yaptığını, hepsini tek tek inceleyecek ve kendisinden gasp edilmek üzere olan bu, hakkı mutlaka rahatlıkla İslamın terbiye ve nezaketine yakışır bir biçimde alacaktır.

Çağımızda onu anlamak

Bugün için, daha yazılarımın başında söylediğim gibi, sis perdesi arkasında görülen, tüm İslam gerçekleri, inanız ki bu çağda şu doksanlı yıllarda çağımızın sonuna ikibininci yıla kadar mutlaka ve mutlaka Fahri Kâinat Efendimizin getirdiği, bize anlatmak istediği gibi algılanacaktır. Bugün sis berdelerinin en büyük nedenlerinden birisi kaynak sorunudur. Bin sene evvel, bin ikiyüz sene evvel o günkü toplumun koşulları içerisinde İslamiyete getirilen yorumları bugünkü toplumun koşulları içerisinde yorum olarak kabul etmek mümkün değildir. Böyle bir kaynakçılık, sosyal bilimler açısından pek yanlış olur.

Kur’an’ın değişmezliği, Kur’an’ın hükümleri ortadayken, Yüce Peygamberimizin uygulamaları ortadayken hiç kimse başka bir kaynakla, bin iki yüz sene evvelki koşullarda yapılan bir yorumu bir örnek göstererek, Efendimizin getirdiği, gerçek kadın hakları olsun, insan haklarını olsun gölgeleme yetkisine de sahip değildir.

Gölgelese de faydası olmayacaktır. Çünkü artık insanlar olayları kendi kaynağından öğrenmenin bilimselliğine erişmişlerdir. Olayların kendi kaynağı, Efendimizin bizzat uyguladıkları ve Kur’an’dır. Onun dışındaki kaynaklar ancak kendi çağına kendi devrine hitap edebilir. Ve o devir için iyi olmuştur, başka bir olaydır. Onları kaynak alarak bugünkü devri ters hale getirmek ayrı bir olaydır. Aslında İslamiyetin getirdiği konular işçi haklarında olsun, insan haklarında olsun, kadın haklarında olsun çağımızın bile ötesinde ve ilerisindeyken onları yeniden geriye çekmek kadını tekrar eve hapsetmeye kalkmak, suyu tersine akıtmak olarak mütalaa edilebilir.

Yine bunun bir misalini daha zikretmek istiyorum. Medine’nin yeryüzünde kurulan ilk belediye olduğunu biliyoruz. Çünkü Medine belediyesi kurulmadan evvel, çeşitli kentlerde hizmetler siyasi otoritelerce yürütülürdü, Yani üç bin sene evvel, beş bin sene evvel de her şehrin valisi vardı, zabıta amiri vardı, ama bunların hepsi bir siyasi görüntüydü. Belediye kavramını ilk defa Yüce Efendimiz getirmiştir Medine’de… Ve bu belediyede kontrol amirliğine Hazreti Şifah isminde bir annemizi tayin etmiştir. Bu dahi açıkça göstermektedir ki, hanımların toplum içerisindeki yerini bir başka yorumcu çıkarıp da değiştiremez. Ondört asır evvel belediye kontrol amirliği gibi ilk görünüşte tamamen erkeklerin yapmasının gerektiği bir göreve Yüce Peygamberimizin, Şifah annemizi getirmesi elbette bir rastlantı değildir. Bu bir örnekti… Yine Efendimizin zamanındaki savaşlarda, hanımları hemşire olarak çalıştırmak, bilhassa Hazreti Nesibe ve muhterem kızı Hazreti Fatıma’yı hemşire olarak çalıştırması herkesin malumudur.

Bütün bu görüntüler varken, bir başkası çıkıp da, İslam toplumundan kadını hariç tutmak isterse pek gülünç olur pek yazık olur.

Yine efendimizin çocukların eğitimi konusunda bir çok ayetler geldiği zaman açık ve net olarak “Bunu hem siz ezberleyin hem hanımlarınız ezberlesin. Çünkü çocukları eğitecek bu ayetlerin manasını çocuklarınıza aktararak nesilden nesile bu ayetlerin intikalini hanımlar sağlar. Mutlaka hanımlarınız bunu ayrıntıları ile bilmelidir” şeklindeki ifadeleri de toplum içerisinde kadınları ikinci plana itmek ve kız çocuklarını okutmamak gibi gaflete düşmüş insanların Resulullah huzu­runda çok utanmalarını gerektiren bir hadisedir.

• Bu yazı Onkolog Dr. Haluk Nurbaki, Günaydın Gazetesi Ekleri, Yüce Peygamberin Temel Mesajları kitapçığından alınmıştır.

About Author /

Hizmetleri yurt sınırlarını aşmış; ilîm ve mânâ konferansları ile insanlığa hizmete koşmuş, bu yolda son nefesini vermiş ama son noktayı koymamıştır. Bu gönül sevdasının ışığını; nuru ile yol bulanların gönlünde ve eserleri ile yansıtmaya devam ediyor ve edecektir.

Start typing and press Enter to search