Evrendeki Sır ve Onu Açan Fatiha Anahtarı

Sonsuz miniklerde: Binbir ışık binbir Raks atomlarında binbir beste okyanuslarında muhteşem bahçeler, renk renk örümcekler. Bu damlacık kuşundan dev müzik şöleni. Sevdasını zerre zerre saran gülün kadife teninden gönülleri sarhoş eden kokular. Ve sonra sonsuz mesafelerde serili muhteşem dünyalar.

Evrene sinen bu akıl almaz ihtişam nedir? Bizdeki hasret, bizdeki haşyet neyin nesi? Bu dayanılmaz tutkular denizinde aşk nedir? Sevda nedir?

İşte evrendeki bu ilâhi sırrı çözen tek anahtar Fatiha’dır. Öyle bir şifre ki, her çevirişte ya da tuşlarına her basışta birbirinden ince hikmetleri bir bir gözler önüne seriyor.


Not: Ayrıca Dr. Haluk Nurbaki’nin şu sohbetini izlemek isteyebilirsiniz: Şifreler Demeti Fatiha


İşte Fatiha ve namazda canlanan Fatiha sırrı, insanla evren arasındaki bilinmezliğin temel hikmetidir. O’nun ayetlerini evren şifreleri içerisinde tek tek inceleyeceğiz.

Âyet 1- “Hamd Alemlerin Rabbı Allah’adır.”

Bu ayet, evrenin bütün boyutlarına, fiziğine sinmiş temel yasadır. Allah’ın sonsuz hilkat hazinesinde ilim muhteşem bir güzelliği temsil etmektedir. Sonsuz boyutlardan düşünülmesi bile güç en küçük mesafelere kadar yaratılan her şeyde mutlak bir güzellik vardır. Sanki Allah O’nun san’atındaki bu sonsuz güzelliği seyretmemiz için, hilkati böylesine iç içe hikmetlerle doldurmuştur. İnanınız ki, Cenab-ı Hak kendi san’atındaki güzelliği sergilemek istemese bu gün var olan herşeyi çok daha basit çizgilerle yaratırdı. İsterseniz birkaç örnekle bu gerçeği sezmeye çalışalım:

a) Binlerce molekülünde özel titreşimler yaratmış, herbirine ayrı bir beste çaldırmaktadır (Nuclear Magnetic Rezonance). Allah kendi güzelliğini sergilemese idi, bu titreşimler birer beste olmaz, sönük ses dalgaları halinde kalırdı.

b) Milyarlarca glaksisinde, herbirine ayrı raks herbirine ayrı nakş vermiştir.

Akıl almaz bir ahenk içinde, ama hepsinde birbirinden güzel bir ihtişam feleğinde yüzüyor. Şüphesiz Cenab-ı Hak, fizikteki güzelliği seyretmek istemese, böyle ihtişamlı dekor sergilemez, kalıp yıldızlar yaratırdı.

c) Toprağındaki mikrop, ağacındaki yaprak hayat çarkını döndürürken bir hamd edene hizmet etmenin zevkini yaşıyor. Bir ibadet çırpınışı içinde hiç durmadan niyaz ediyor. Yaprak oksijeni, mikrop azotu işlerken yalnız ilahi güzelliği hamd dekoru içinde hissediliyor.

d) Ya su, ne fizikte gönlü, ne de kimyada. Bir kul gibi hamd edene hizmet etme sevdasına düşmüştür. Ne donunca ağırlaşıp denizleri dolduruyor, ne de göklerde -60 dereceye gelen buharını taşlaştırarak arza dökülüyor. O kulluğun vecdi içinde kendi fiziğine de çare bulmuş.

e) Elmaya bakın. Hamd edene bir reçete hazırlamış. Sanki bir diyet uzmanı.

Şekerin, vitaminlerin, iki değerli demirini ve karbon iyonlarını öylesine ahenkleştirmiş ki, ilahi güzelliğin ve ikramının mana sırrını yaşıyor.

f) Yoğurt ve ekmek bakterilerine bakın, kendilerine yaramayan hatta üremesini durdurup onu yok eden nice binbir kimya maddesi işliyor hamd edene ulaşmak için.

İlâhi sanat mimarisinde hamd sırrını tüm alemlere ilân eden bu yüce ayet,1 basit ölçülerde saydığımız bu maddeler^ içerisinde canlı bir hikmet gibi duruyor.

Fatiha’nın birinci ayeti ve onun manâsındaki ilâhi hikmet olmasaydı, tüm bu saydığımız hilkat sırları kuru matematiğin anlaşılmaz çizgisi arasında kalacaktı.

Demek ki; evrendeki bütün varlıklar, sanki Fatiha’nın bu ayetini okumuş, sezmiş, anlamış gibi sergilemiştir. Hikmetlerin en incesi; eşya, insana hizmet ederken onun hamd’ine katılmak için çaba sarf ediyor.

Bir gün gelecek; yaprak oksijenini kesecek, su yağmur olmadan donacak, ne elma vitamin verecek ne yoğurt bakterisi sütü işleyecek. İşte o gün, sen namaza durmadığına, hamd etmediğine çok dövüneceksin.

Ve yine bir gün, alemin bu saydığımız canlıları davacı olacak. Yaprak: Ben hamd’e ulaşmak için oksijen yaptım. Ekmek bakterisi: Ben kendimi tüketip ona hizmet ettim diyecek. Ya elma: Ben diyecek, zavallı bir tohum olarak toprağa düştüm, cılız, ince filizlerimle tonlarca toprağı kaldırdım, yıllarca sabredip ağaç oldum. Sonra bir yıl boyunca didinip nice formüllerle nefis bir diyet hazırladım.

O beni yesin hamd etsin diye. Yedi, fakat hamd etmedi, diye dava edecek.

Gerçekten Fatiha’nın birinci ayeti ne anlatılmakla biter, ne söylemekle hikmeti biter. O ancak namazda sezilir ve yaşanarak bilinir.

Âyet 2- O, Rahman ve Rahim’dir

Hilkatin temelinde yatan sır bu iki esma ile iç içedir. Allah kendi bilinmezliğini bilmek, kendi güzelliğini seyretmek için tüm varlıkları yarattı. Yaratılışın başlangıcı, Allah’ın zatından zatına tecelli ederek sıfatlarını yaratmasıyla başladı.

Allah zatından zatına iki tecellisinde Rahman sıfatını yarattı. Bu sıfat: Kudret, sevgi, merhamet gibi üç önemli sırrı bir arada temsil eder. Bundan dolayıdır ki; her varlık var olabilmek için mutlaka Rahman sıfatının tecellisindeki hikmetlere muhtaçtır. Evrenlerdeki hangi varlığı tanımak isterseniz, önce o varlıkta Rahman sırrını sezmeniz gerekir.

Madde fiziğinin temel dayanağı cazibe (Gravidasyon)’dir. Gravidasyonun özünde kudret ve sevgi iç içedir» Rahman sırrı eşyaya yansıyınca orada şiddetli bir cazibe; onunla iç içe büyük bir kudret meydana gelmektedir.

Milyarlarca yıldızdan kurulu galaksilerde, varlığın temeli enerji gücü, tamamiyle cazibeden doğmaktadır. Bu cazibenin tesiri altında akıl almaz dönüş sistemleri meydana gelir. Aynı manzara atom çekirdeğinde de gözlenmektedir.

Ayın nazlı çehresiyle bizleri seyrede, seyrede dünya etrafında dönerken denizleri nasıl şiddetle çektiği, kudret ve sevginin açık bir tezahürüdür. Yedi kat semalarda, yedi kat ayrı manyetik kuşağın varlığı Rahman sırrının ayrı bir hikmetidir.

Dış görünüşü itibariyle birden kavranamayan cazibe sırrı ile onun içinde yatan bir zerrecik atomunda bile dünyaları sarsan kudret; elbette Rahman sırrının iç içe sevgi ve gücünü temsil etmektedir.

Rahim sırrına gelince: Cenab-ı Hak Rahman sıfatıyla bütün evrenleri yarattıktan sonra, kendini o güzellikte seyrederken, o güzellik belli noktalarda yeni bir iştiyak ve sevgi sıfatı tezahür etmiştir. Bu sıfat Rahim sıfatıdır. Tanıdığımız kadarıyla inanan kullara karşı Cenab-ı Hak’kın sevgi ve merhametini temsil eden bu sıfatın hikmeti; yukarıda arz ettiğim gibi evrendeki bütün güzelliklerin içinde, kulluk hikmetinden Allah’ı zikretme sırrında mevcut olan ilâhi bir cazibedir.

Fatiha suresinin ikinci ayetinde iki büyük mesaj vardır. Birincisi: Allah’ın, bütün varlıklara verdiği kudreti, cazibeyi, Rahman sıfatındaki sonsuzlukta tanıtmaktır ve alemlerin Rabbı olan tanıma bir fizik yorum getirmektetir. İkinci mesaja gelince: Cenab-ı Hak’kın hamd edene karşı intişar eden özel sevgi ve merhametidir ki; bu Rahim sıfatında toplanır. Dolayısıyla Allah’ın Rahim sıfatı ancak namazın manyetik alanında bilinir. İki ayeti birden kavramak istersek: Allah “Ey Kulum! Ben alemlerin mutlak yaratıcısıyım.

Evrenlerdeki bu akıl almaz güzelliği Rahman sıfatımda sergiledim. Bu güzelliği daha yakından seyretmek istersen; Bana hamd et ki, Rahim sıfatımdan ayrı bir cazibe seline katıl ve sevgimdeki sonsuz zevki tat” buyurmaktadır.

Âyet 3- Mâliki Yevmi’ddin:

Din gününün sahibi kavramını çok iyi tanımamız lazımdır. Dış kalıbıyla din:

Allah’ın emrettiği ahlâk ve yaşayış biçimidir. Bu bakımdan din gününün iki farklı manası vardır. Biri yaşayan her anın ilâhi yasalar açısından değerlendirilmesi; Bir anlamda ahlâkı Muhammedi ile ölçülmesidir. Bir anlamı da hepimizin tanıdı­ğı din günlerinin toptan hesabının verileceği mahşerdir.

İşte, bir kul namazda “Mâliki Yevmi’ddin” deyince; kendisinin her anının muhasebesini yapmaya hazır olduğunu ve ayrıca mahşerde toplu muhasebeye göre yaşaması gerektiğini ilâhi huzurda dile getirmektedir.

Kâinat hakkında temel şifre niteliği taşıyan Fâtiha’da din günü kavramının, buna bağlı olan ahlak sorumluluğunun getirilmesi fevkalade önemlidir. Şöyle ki:

a) İnsan evrendeki her varlıktan farklı bir sorumluluk taşımaktadır. Allah evreni ve yaratılış sistemini birinci ve ikinci ayetlerden net bir şekilde tanıttıktan sonra; şayet kafamızda bir düşünce varsa, “Benim bu evrende yerim nedir?” diye soruyorsak; Allah bu sorunun cevabını bu üçüncü ayette açıklıyor; Sen tüm varlıklardan farklı olarak Rahim sıfatına muhatapsın. Ancak ilâhi sevgideki bu şiddetli cazibeye sahip olmak için, din gününün idraki içinde olmalısın. Her hadisende ve her davranışında, örnek olarak yarattığın Muhammed’ime benzediğin takdirde; Rahim sırrının iştiyakını gönlüne verir, seni evrenlerin sonsuz kanallarına ışınlarım. O zaman Alemlerin Rabbi ve Rahman hikmetindeki bütün ayrıntı­ları görür ve yaşarsın.

b) Bütün kudretlerin bende olduğunu ve bütün varlıkları severek yarattığımı idrak edersen, bütün mahlûka karşı dost olur, sevgi duyarsın. Böylece yücelmiş ahlâkınla mahşer hesabını verebilirsin. Cenab-ı Hak’kın; Mâliki Yevmi’ddin’den önce Rabbi’l-Alemin ve Rahman sıfatını açıklaması, din gününde bütün mahlûkata karşı olan sorumluluğumuzu hatırlatmak içindir. Gerçek inanan insan “Rabbi’l-Alemin” dedikten sonra kimseye kötülük yapmaz. “Rahman” dedikten sonra taşın toprağın içindeki atomun sevdasını düşünerek tüm yaratılmışları sever. Ve ancak bu tarz davranışlarla mahşere ak yüzle gidilebilir. İşte, ahlâkın çekirdeği de budur. Ağacı da budur. Yoksa ahlâk süs eşyası gibi her gün yer değiştiren oyuncak biblo değildir!

c) Mâliki Yevmi’ddin’in, asıl özündeki mana ise Elest günüdür. Ahiret ve dünya ikilisinin halk edilmesi Elest meclisinin muhteşem sırrında yatar.

Daha önce değindiğim gibi, Allah kendi güzelliğini seyretmek için evrenleri yarattığı zaman, henüz zaman yaratılmamıştı. Bu bakımdan bu yaratılış anı bir öncelik ya da başlangıç diye tanımlanamaz.

Biz bu ana yalnız Ezel demekle yetinebiliriz. Bu anın bir saniye sürdüğünü iddia etmek ya da 30 trilyon yıl sürdü demek yanlıştır. Çünkü Ezel, zaman ötesinde süren ve hep devam eden bir tazeliktir.

İşte “Mâliki Yevmi’ddin” ayeti hem Elesti, hem ahiret hayatını; hamd niyazı gerçeğine bağlayarak açıklamaktadır. Bu yüzden de Fatiha’nın insanlar ve evren konusundaki kilit mesajıdır. Yine bu ayet, dördüncü ayette açıklayacağımız şekilde; Sırattı Muhammedi’nin Ezelden gelen rehberlik ilkesini dile getirmektedir.

Âyet 4

Dördüncü ayet, Cenab-ı Hak’kın Elest’ten beri değişmez emri olan mutlak kulluk ve hamd niyazının ahlâkı Muhammedi’de sembolleşen hikmetidir. Allah’tan başkasına kulluk etmemek, ondan başkasından yardım dilememek ahlâkı; tüm kavgaları ve mutsuzlukları yok eder.

Bu formüle uyanların gönlünde gam ve elemden eser kalmaz.

Ne var ki: Bu formül, insanlara pek ağır gelmektedir. Çünkü insan, çevresin­deki etkilerden yanlış yargılara kapılır.

Daima gizli şirkler edinir. “Yalnız sana kulluk ediyorum” adını unutarak, paraya ve mevkiye tapar, yardımı daima sunî güçlerden dilenir. Bundan dolayı da kavgadan, musibetten kurtulmaz. Namazın harika formülü içinde günde 40 kez, hem de Allah huzurunda bu dördüncü ayeti okumamız; insanı tüm yanlışlardan arıtarak saflaştıran mucize bir reçetedir.

Bu ayetin asıl önemli yanı: İnsanı çok zor bir yükümlülük altına sokması değildir. Tam tersine bize Elestteki andımızı, Efendimiz’in mutlak kulluk niyazını hatırlatmasıdır. Bundan dolayıdır ki, bu ayeti namazda okuya okuya farkına varmadan kesinlikle arınırız.

Daha önce bir nebze değinmiştim, bu ayetin mütekellimi Efendimiz’dir. Fatiha Sûresi bir ayetler topluluğu olduğu halde; mütekellimi, yani söyleyeni kolay kavranamayan bir sûredir. Bu yüzden onu dua sananlar bile vardır. Halbuki onun mütekellimindeki bir incelik: Fatiha’nın en zarif mucizelerinden biridir.

Bütün ayetlerin mütekellimi Allah’tır, elbette Fatiha’nın da mütekellimi de Allah’tır. Fakat dikkat ederseniz 4-5. ayetler kul tarafından ifade edilen niyazlar şeklindedir ve çoğuldur. Bu tarz ayetlerin başında daima “De ki” “Dediler ki”, “Deyiniz ki” gibi kula dönük ekler vardır.

Fatiha’da bu ekler de yoktur.

Peki, bu ayetlerin mütekellimi kimdir? Yani kul mu? Elbette hayır! Efendimiz, Elest andından sonra, Allah’a mü’minler adına bir hamd niyazında bulun­muş bir anlamda bütün insanlara namaz kıldırmıştır. İşte bu hamd Cenab-ı Hak’kın çok hoşuna gitmiş, kulluk kavramını ifade eden: “Yalnız Sana kulluk eder, yalnız Senden yardım dileriz.”

Niyazını ayetleştirmiştir. Bu ayet okunur okunmaz Cenab-ı Hak, Elestteki sırrın hikmeti içinde “Ne isterseniz dileyin” emrini verir o anda kul en çok iştiyak duyduğu en yüce insan sırrı olan ahlâk-ı Muhammedî hikmetini ister ki; bu, Sırat-ı Mustakim’dir.

Fatiha ve onun uygulaması olan namaz, yalnız kelimelerin manâsı ile değil, ledün hikmetindeki sırrı ile de bize hayat ve ahlâk verir.

Fatiha, kendi zarif şifre hikmeti içinde Sırat-ı Müstakim’i son üç ayette tanımlamaktadır. İnsanın sırrı, evren-insan ilgisi konusunda tek kavramı Sırat-ı Müstakim’de bulabiliriz. Şimdi bu üç ayeti yo­rumlayalım.

Âyet 5, 6,7

Bizi Sırat-ı Müstakim’e hidayet eyle, o yol kendilerine nimet verdiklerinin yoludur. Nasipsiz ve sapmışların (yolu) değil:

Fatiha’nın ilk dört ayeti evrenlere ve İnsanlara ait derinlemesine bir tanım yapmıştır. Evrenin sonsuz boyutlarında insanın mekânını tayin eden beşinci ayet, bu mekâna Sırat-ı Müstakim ismini vermektedir.

Tüm varlıklar, ilahi güzelliği sergileyen Allah sanatının temsilcileridir. Bu güzelliği idrak ancak Allah’a has bir tecelli ve hikmettir, insan burada özel idrak sırrı ile nazlı bir seyircidir. İnsan bunun için yaratılmıştır. Bu nedenle insanın ufuk temsilcisi Fahr-i Kâinat, Elestte ilâhi hitaba cevap verebilmiştir.

İşte insanoğlu, çokluk sisteminin kişilik kaygusu ve kimlik arzusu zannından kurtulup; Efendimiz gibi kendini arıtırsa Sırat-ı Müstakim’e ışınlanır.

Sırat-ı Müstakim

Normal etimolojik sistem içinde doğru yol kavramı Tarik-i Müstakim ile ifade edilebilir. Ayet-i kerimede bu kelimenin tercih edilmeyerek yerine Sırat-ı Müstakim denilmesi; kastedilen yücelmenin bir yolda yürümek yerine, bir mekânda mevki tutmak kavramını getirmek içindir.

Zira Sırat-ı Müstakim geometrik bir mekân kavramıdır. Her noktada, her yanda arınarak öyle bir mekân sistemine gireriz ki; bu Mustafa (s.a.v.) sırrıdır. Bir insan gönlünü ve nefsini her türlü yanlış yargılardan arıtarak Allah güzelliğini sezme çizgisine gelirse Sırat-ı Müstakim’e erişmiş olur. Bu yola erişmiş olanlar Allah’ın evrenlere verdiği sonsuz ihtişam hikmetlerini aynen yaşar. Bu olay bir anlamda cennet güzelliklerinin sezilme halidir. Bundan dolayıdır ki, böyle bir sırra erişmek için, ancak ilâhi tecelli cereyanı, nimet şeklinde intikal etmelidir. Altıncı ayet bu hikmeti dile getirmektedir.

Allah, Ahsen-i takvim sırrından yarattığı insanoğlunun gönlüne öyle bir güzellik vermiştir ki: Allah dileyip ilâhi ceryanını o noktaya aksettirdiği zaman; minik âlemlerden, evrenlerin sonsuzluğuna kadar her güzellik orada yaşanır, hissedilir. Bu hikmet miracın anahtarıdır.

İşte Sırat-ı Müstakim temsil eden ahlâkı Muhammedi; yani gönlün arınması olayı öylesine önemlidir ki, fizik ve biyoloji yasalarında çok daha çetin bir kurallar sistemidir. Ne var ki, Sırat-ı Müstakimi ahlâkı Muhammedi’nin tümü olarak ifade etmek; ana noktalarını açıklanma­sını engellemektedir. Onu bütün halinde kavramak çok zordur. Bu sebepten arınma istikâmetimizi tayin etmekte büyük yanlışlıklara düşeriz. Ahlâkı Muhammedi’nin iskeleti olan hedefleri her mü’min tanımadıkça namaz sırrından faydalanamaz.

Alem’i İslâm’da görülen en ciddi eksiklik, Sırat-ı Müstakimi tanı m ay ıstadır.

Her mü’min Sırat-ı Müstakim’in ana hatlarıyla Efendimiz ahlâkı olduğunu bildiği halde, o ahlâkı sünnetle ilgisi olmayan bazı şekli kalıplarla arar.

Ahlak-ı Muhammedi

Şimdi elimizden geldiğince Sırat-ı Müstakim’in ana hedeflerini bir anlamda ahlâk-ı Muhammedi’nin temel yapısını dilimiz döndüğünce anlatacağız:

a) Mutlak kulluk: Efendimizin hayatı iyice incelendiği zaman o tabloda göreceğimiz en önemli çizgilerden birisi “Mutlak kulluk” kavramıdır. Allah’ı birleme demek olan tevhidin temeli, mutlak kulluğu idraktir. Mutlak kulluk demek evrendeki tüm güzelliklerin bunları sergileyen hadislerin yüce mimarı Allah’ın kudretini idrak ve O’nun dışında hiçbir kudret düşünmemek demektir. Bu kuralın ilk şartı da: Kendinde var sayılan kuvvet, kudret, gurur gibi yanılgılardan kurtulmalıdır. Bundan dolayıdır ki, Efendimiz her emirlerinde bu ince nüansı vurgulamış, kulluğu ile daima iftihar etmiştir. Bir kudsî hadisinde: “El Fakrî Fahrî” (yokluğumla övünürüm) buyurmuştur.

Öyleyse bilmeliyiz ki: Kendisinde gururun en basit şekilleri dahi bulunsa bir kimse Sırat-ı Müstakime kesinlikle adım atamaz.

b) Bütün mahlûkata yaradılmışlara karşı saygı ve sevgide çok içten olmak: Bu konuda her şey söylenebilir. Ancak, yine en doğrusu Efendimiz’in hayatından örnek vermektir:

Bilindiği gibi Efendimiz, İslâmiyet’in en sıkıntılı ve acılı günlerinde Taif’lilerin daveti üzerine Taife gitmiştir. Kendisini zorla davet edenler Efendimizin yapacağı bir tebliğle Müslümanlığı kabul edeceklerini vadetmişlerdir. Buna rağmen Efendimiz Taif’te tebliğe başlar başlamaz taş yağmuruna tutulmuş, hakaret görmüş, kaçarak kurtulma zorunda kalmıştır. Hem kendisi hem de özellikle kölesi Zeyd, bir insanın tahammül edemiyeceği yaralar almıştır.

Efendimiz ellerini kaldırarak insanlık tarihinin en akıl almaz sırlarını dile getirmiştir: “Aman Yarabbi, onlar gerçeği bilmiyorlar, onları affet, sakın azabınla kahretme” diye Taif’liler için dua etmiştir.

Elbette bu jest insanlık sevgisinin ideal bir görünümüdür. Böyle olabilmek çok zordur. Fakat bu ufuktaki işaret ışığına takatımızca belli ölçüde yaklaşmak Sırat-ı Müstakim’in vazgeçilmez unsurudur.

c) Gayret ve teslimiyeti birlikte yürütmek: Bir insan Sırat-ı Müstakim’de olabilmek için hem sonsuz bir gayret ve çabanın içinde olmak, hem de teslimiyetinde sınır taşımayan bir güzelliğe sahip bulunmak zorundadır.

Efendimizin hayatı tetkik edildiğinde bu hikmeti çok açık bir şekilde fark ederiz. Efendimiz hayatı boyunca sonu gelmez mücadele vermenin gayreti yanında her olayın bitiş noktasından akıl almaz bir teslimiyet göstermiştir. Hicret bile bu gayret ve teslimiyet sırrının bir sentezidir. Mağarada gösterdiği akıl almaz teslimiyet yanında; Arabistan sıcağının “Haziran ayının” tahammül edilmez günlerinde 800 km’yi bulan hicret yolunu tahminlerin ötesinde bir gayretle aşmıştır.

İnsanın imkânları bitene kadar gayret göstermesi; imkânları bittiği anda teslimiyetin huzur ve sükûnuna kavuşması gerekir. Bundan dolayıdır ki, meskenet ve tembelliğin zerresinde Sırat-ı Müstakim’de yer yoktur.

d) Zıt gibi görünen meziyetleri birlikte taşıyıp, meczetmek: Meselâ her mü’min cesaret ve merhameti birlikte taşıyacak; garibe ve kimsesize karşı merha­metli, zalime karşı cesaretli olacaktır. Bu huylardan birini taşıyarak ve yerinde kullanmayarak yapılacak tüm davranışlar Sırat-ı Müstakimin dışındadır. Bu hususiyetlerin en önemlilerinden birisi de israf ve sehadır. Seha, başkalarına karşı yardım hissinin güçlü olmasıdır. İsraf ise kendi nefsine harcanan fuzulî servettir.

Sırat-ı Müstakim’de hem seha olacak, hem de israfa yer verilmeyecektir.

e) Kadere rıza: Hayrın ve şerrin tüm ayrıntılarıyla Allah’tan geldiğinin idraki içinde kulluğumuzu yürütmek zorundayız. Sırat-ı Müstakim’de yeşermeyi amaçlayan bir insan; dünya hayatındaki görüntülerden hiçbirisinin Cenab-ı Hak’kın hikmeti sanatının dışında olduğunu düşünemez.

Kulun vazifesi, hayat senaryosundan, Cenau-ı Hak’kın verdiği rolü iyi oynamaktır. Dekorlara ve başkasının rollerine karışmak ise; yeni bir artistin bile sahneye çıkarken yapmayacağı affedilmez gaftır.

f) Cenab-ı Hak’kın alemlere verdiği ihtişamı hamd ile seyretmek: Her teneffüs ettiği havanın her gördüğü ışığın yüce ve sevgili yaratıcıdan gelen bir ihsan olduğunu idraki içinde; Sırat-ı Müstakim’de olan daim hamd’dedir.

g) Üstün sevgi: Sırat-ı Müstakim’in son maddesi ise bizler için Efendimiz’e karşı en az aşk’ı mecazinden daha üstün bir sevgidir. Bu sevgi duyulmadıkça diğer maddelerdeki hususiyetlerden birine erişmek mümkün olmadığı gibi Sırat-ı Müstakim’e de ulaşmak mümkün değildir.

Tüm maddelerde bildirdiğimiz hikmetlere Mustafa sırrı içinde bir imbikten geçer gibi damla damla arınarak varmak ancak Allah’ın hidayeti ile mümkündür. Bundan dolayıdır ki, Cenab-ı Hak ayette emrederken “Ihdî” hidayet eyle emrini getirmiştir.

Ve Cenab-ı Hak son ayetinde evrenlerin en akıl almaz kurallarını getirivermiştir.

Ey insanoğlu! Sen evrenler içinde namütenahi sanat güzelliğimi sergilediğim bu manâ kitabında; mekânların ötesindesin. Sevgili Habibim’in ahlâkında arınarak Sırat-ı Müstakim’i seçersen, Elest ve cennetin sonsuz güzelliğine intikâl edersin.”

Sırat-ı Müstakim sırrına eremeyenler için iki yığınaktan birine sürgün zorunluğu vardır. Ya çokluk aleminin silik bir ferdi olur, kendini nasipsizlerden edersin ya da arınmayı bilmez yanılgı ve şaşkınlığın bunalımları içerisinde Dâllinler uçurumundan yuvarlanır gidersin.

Günde kıldığımız 40 rekat namazda, bu şaşkınlıklardan ve nasipsizlerden kurtularak Sırat-ı Müstakim’i anar dururuz; gönül vesvese ve telâşlarından bir an kurtulabilirsek ilâhi tecelliyi yakalayıveririz.

O zaman bir anda o silik kişiliğimiz kaybolacak, Fâtiha’yı canlı olarak seyretmeye başlayacağız. Bu seyirde bütün mikro ve makro kozmosları, cenneti daha muhteşemi Efendimiz’in Elestte tüm mü’minlere kıldırdığı hamd namazını seyredeceğiz.

Bu yazı Onkolog Dr. Haluk Nurbaki, Günaydın Gazetesi Ekleri, Namaz ve Abdestin Gerçekleri kitapçığından alınmıştır.

About Author /

Hizmetleri yurt sınırlarını aşmış; ilîm ve mânâ konferansları ile insanlığa hizmete koşmuş, bu yolda son nefesini vermiş ama son noktayı koymamıştır. Bu gönül sevdasının ışığını; nuru ile yol bulanların gönlünde ve eserleri ile yansıtmaya devam ediyor ve edecektir.

Start typing and press Enter to search